29 ŞUBAT 2012 23:27
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

EĞİTİM SEN’İN 4+4+4 KESİNTİLİ EĞİTİME YÖNELİK TEMEL İTİRAZLARI!

Bilindiği gibi 2010 yılında gerçekleştirilen 18. Milli Eğitim Şurası’nda hükümete yakın sendikalar 

ve Milli Eğitim Bakanlığı bürokratlarının birlikte hareket etmeleri sonucunda zorunlu eğitimin okul 

öncesi dahil kademeli olarak 12 yıla çıkarılması yönünde  “tavsiye kararı” alınmıştır. 18. Milli 

Eğitim Şurası’nın pedagojik olmaktan çok, hükümet temsilcileri ile kol kola, tamamen siyasal ve 

ideolojik gerekçelerle aldığı bu karar gerekçe gösterilerek hazırlanan ve zorunlu eğitimi kademeli 

olarak 12 yıla çıkarmayı düzenleyen kanun teklifi AKP grup başkanvekilleri aracılığıyla TBMM 

Başkanlığı’na sunulmuş ve ilgili komisyonlarda görüşülmeye başlanmıştır. 

Zorunlu eğitimin kademelendirilmesi ile örgün eğitim yaşı fiilen 4 yıla inmektedir

Türkiye’de öğrencilerin okula devam süresi fiilen 6,5 yıldır. Söz konusu kademeli zorunlu eğitim 

uygulaması hayata geçirilirse bu sürenin fiilen 4 yıla inmesi kaçınılmazdır. 

Söz konusu kanun teklifinin her ne kadar zorunlu eğitimi 4+4+4 şeklinde kademeli olarak 12 yıla 

çıkaracağı iddia edilse de uygulama, zorunlu eğitimin kendi içinde bölümlere ayrılarak 

kademelendirilmesi ile özellikle kız çocukları açısından örgün eğitimin fiilen 4 yıla inmesi anlamına 

gelmektedir. Yapılması düşünülen değişiklikle zorunlu temel eğitime öğrencilerin 4. sınıftan sonra 

dışarıdan “açık öğretim” ile devam edilebilmesinin önü açılmakta ve çocukların büyük ölçüde “dini 

gerekçeler” ileri sürülerek okuldan ve okul ortamından uzaklaştırılmasına kapı aralanmaktadır. 

Teklifin yasalaşması durumunda 4. sınıftan itibaren “örgün eğitim” fiilen ortadan kalkacaktır. 

Yasa teklifinin gerekçesinde piyasacı bir dil hakimdir

Eğitimin kademeli olarak 12 yıla çıkarılması ile ilgili kanun teklifinin genel gerekçesinde yer alan 

ifadeler, düzenlemenin tek başına 8 yıllık kesintisiz eğitimi hedef almadığını, eğitimde yaşanan 

dinselleştirme uygulamalarını arttırmanın yanı sıra eğitimde bir süredir yoğun bir şekilde yaşanan 

ticarileştirme ve özelleştirme uygulamalarını  daha da  yaygınlaştırmayı hedeflediği görülmektedir. 

Genel gerekçede yer alan şu ifade bu görüşümüzü doğrulamaktadır:  

“Ekonominin rekabet gücü, üretkenliği ve verimliliği, sosyal dokunun sağlamlığı, kültür-sanat 

alanının canlılık ve zenginliği eğitim sisteminin kalitesiyle doğrudan bağlantılıdır. Bunlardan da 

önemlisi, toplumsal düzenin adaleti, eğitimde fırsat eşitliğinin ne ölçüde sağlandığına göre 

şekillenmektedir.” Bu ifade, herkesin eğitim hakkından eşit koşullarda yararlanmasından çok,

eğitimde adaletin  eğitim  yaşamında  asla olmaması gereken “rekabet gücü” ve “verimlilik” gibi 

tamamen piyasacı ve kuru bir söylem olmaktan ileri gitmeyen “eğitimde fırsat eşitliği” ifadesi ile 

sağlanacağını iddia etmektedir. 

Temel eğitimde öngörülen ilkeler, öğrenimle değil ancak “nitelikli” ve herkese “eşit koşullarda” 

verilecek bir eğitimle olanaklıdır. Yasa hazırlayıcıların ilk 4 yıllık evrenin öğrenim mi, temel eğitim 

mi olduğu noktasında kafalarının  son derece  karışık olduğu  anlaşılmaktadır. Yasa teklifini 

hazırlayanların ve bu değişikliği destekleyenlerin  “eğitim” ile  “öğretim” arasındaki ayrımı

bilmedikleri net bir şekilde görülmektedir. 

Ġlköğretimde “açık öğretim” uygulaması ile çok sayıda çocuk örgün eğitimden uzaklaşacaktır 

8 yıllık kesintisiz zorunlu eğitim uygulaması ile o dönem ilkokul 5. sınıftan sonra eğitim sürecinin 

dışına itilecek olan 3,5 milyon çocuk eğitim sürecine yeniden kazandırılmıştır. Kesintili eğitim 

uygulaması ile üstelik 4. sınıftan sonra getirilen “açık öğretim” uygulaması ile daha fazla çocuğun 

örgün eğitim sürecinin dışına itilmesi söz konusu olacaktır. 

Yasa teklifinin bir başka gerekçesinde, köy okullarının kapandığı, çocukların küçük yaşlarda yatılı 

ilköğretim bölge okullarına yönlendirildiği, ailelerin bu yüzden kız çocuklarını ve küçük çocuklarını 

okula göndermek istemedikleri yönünde görüşler ileri sürülmektedir. Bu saptama doğru değildir. 

Doğru olmadığı  gibi nesnel dayanaklardan da yoksundur. Kız çocuklarının örgün eğitime 

kazandırılması için yıllardır yürütülen “Baba Beni Okula Gönder”, ”Haydi Kızlar Okula” vb gibi 

kampanyalar, okula çocuklarını gönderen yoksul ailelere teşvik amaçlı verilen destekler bu sorunu 

büyük oranda ortadan kaldırmıştır. 

Bugün ilköğretim çağ nüfusunun yüzde 98’i okullaşmış durumdadır. İstendiği takdirde mevcut 

sistem içerisinde kalınarak köy okullarında ilköğretimin ilk 3 sınıfının açılması sağlanabilir. Bu 

anlamda diğer gerekçeler gibi bu tür gerekçeler de gerçeği yansıtmamaktadır. 

Zorunlu eğitime ilişkin rakamlar, kademeli eğitimi savunanları yalanlamaktadır 

8 Yıllık Zorunlu İlköğretim Yasası’nın yürürlüğe girdiği tarihten bu yana sayısal gelişmelere 

bakıldığında oransal artışların azımsanmayacak düzeyde olduğunu belirtmek gerekir. Aradan geçen 

14 yılda hem ortaöğretim çağ nüfusunun okullaşma oranlarında hem de mesleki ortaöğretimin 

okullaşma oranlarında %25’lere varan bir artış söz konusudur.

8 yıllık zorunlu eğitimin elbette eleştirilecek pek çok yönü bulunmaktadır O yıllarda konulan 

hedeflerin çok uzağında kalınmış olması bu eleştirilerden birisidir. Ancak yaklaşık on yıldır 

AKP’nin Türkiye’de tek başına iktidar olduğu ve söz konusu eleştirilerin öncelikli muhatabı 

oldukları açıktır. Geçtiğimiz 14 yıl içinde ilköğretimde net okullaşma oranları %84,74’ten 

%98,41’e, ortaöğretimde ise okullaşma oranlarının %37,87’den %69,33’e ulaşmıştır. Özellikle kız 

çocuklarının eğitime erişiminde zorunlu eğitimin çok önemli bir yer tuttuğu açıktır. Bu gerçekleri 

görmezden gelerek tamamen siyasal-ideolojik bir bakış açısıyla kesintili eğitimi savunmak söz 

konusu değildir. 

1997-98 eğitim-öğretim yılında ilköğretime devam eden kız öğrencilerin oranı %78,97 iken 2010-

11 yılında bu oran %98,22’ye, ortaöğretimde ise, %34,16’dan %66,14’e çıkmış bulunmaktadır. 

Türkiye toplumunun eğitim yılı ortalaması %3’ten  %5,5’e kadar yükselmiştir. Nüfus ve derslik 

artışına paralel öğretmen sayısında da yadsınmayacak oranda artışlar söz konusudur. Mesleki 

ortaöğretimde de artış oranı oldukça yükselmiştir. 1997-98’de Mesleki Teknik Ortaöğretimde 950 

bin öğrenci öğrenim görürken bu sayı 2010-11 öğretim yılında 2 milyon 73 bine çıkmıştır. Artış 

oranı %110,80’dir.

Gerekçeler hem gerçek değil, hem de inandırıcılıktan uzaktır

Kanun teklifinin hazırlanmasına gerekçe olarak gösterilen 6 ve 13 yaşlarındaki öğrencilerin aynı 

okullarda okumasının yarattığı sorunları, zorunlu eğitimi kısaltarak ya da kendi içinde 

kademelendirerek değil, okulların fiziki yapılarında ve eğitim ortamlarında çeşitli değişiklikler 

yaparak çözmek mümkündür. Şu an ilköğretim okullarında bu tür sorunların yaşanmaması için bir 

takım pratik önlemler alınmış ve uygulanmaktadır. Bu önlemler; salonların, dersliklerin ve 

tuvaletlerin ayrılması, binaların ayrılması vb gibi düzenlemelerdir. Bu yaş çocukları arasındaki 

ilişkilere bir takım ahlaki gerekçelerle karşı çıkmak, ancak dinsel kuralların esas alındığı yaşam 

tarzlarının egemen olduğu toplumlara özgü bir durumdur. Kadın-erkek ilişkilerine sığ, ahlaki 

formlarla duvarlar örmek ve bunu ilköğretim öğrencilerinin seviyesine indirerek yasaklar koymak 

çocuk ve gençleri  dinsel referanslarla ve  “tek tip” zihniyetle yetiştirmek anlamına gelmektedir. 

Dolayısıyla diğer pek çok gerekçe gibi, bu gerekçe de gerçekçi değildir. 

Yasa teklifinin gerekçesinde de ileri sürülen ülke örnekleri her biri kendi içinde farklılıklar ve çok 

uzun yıllara dayanan uygulamalar sonrasında geliştirilmiş düzenlemelerdir. Kaldı ki özellikle 

Almanya’daki  mesleğe  yöneltme sistemi bu ülkede de  sıklıkla eleştirilmektedir.  Yasa teklifinin 

gerekçesinde  Almanya’da sadece belli eyaletlerde uygulanan sistem,  sanki bütün Almanya’da 

uygulanıyormuş gibi açıklanmıştır. Almanya’da çocukları henüz 4. sınıfta “zekiler ve geri zekâlılar” 

diye ayrıştırmak her şeyden önce en temel çocuk haklar ihlali olarak görülmektedir. 

Aynı durum ABD için de geçerlidir. Orada da okullar “zenci”, “melez” ve “beyaz” okulları diye 

örtük bir ayrışıma tabi tutulmuş ve bundan en büyük zararı çocuklar görmüştür. Amerika’da, zenci 

ve melezlerin çocukları, Almanya’da Alman olmayanların çocukları genelde meslek okullarına 

gitmektedir ve onlar için “fırsat eşitliği” sadece kuru bir slogan olmaktan öteye gidememektedir.

Okulöncesi eğitim neden kapsam dışında?

Eğitim sistemi ve çocukların gelişimi açısından son derece önemli olan okulöncesi eğitimin zorunlu 

eğitimin kapsamı içine alınmaması büyük bir eksiklik olarak dikkat çekmektedir.  Çocukların 

zihinsel gelişimi en etkili şekilde 0-6 yaş grubu arasında gerçekleşmektedir. Yapılan araştırmalar 

okulöncesi eğitimi alan ve almayan çocukların gelişimlerinde belirgin farklılıklar olduğunu 

kanıtlamaktadır. İlköğretim sürecinin daha sağlıklı bir şekilde yaşanabilmesi  için okulöncesi 

eğitimin önemi ortadadır. Yıllardır okulöncesi eğitimi yaygınlaştırmak için çalışmalar yapılmasına 

rağmen, yasa teklifinde okulöncesi eğitimin zorunlu eğitim kapsam dışı bırakmış olması 

düşündürücüdür. 

Çocukların örgün eğitim kapsamı dışına çıkmasının önü açılmaktadır

Kesintili eğitim bir taraftan kız çocukların okuldan alınması riskini artırırken, diğer taraftan çocuk 

işçiliğinin önünü açmaktadır. Kanun teklifinde çıraklık yaşının 14’ten 11’e düşürülmesi ile birlikte 

değerlendirildiğinde bu durum daha net bir şekilde görülebilmektedir. 

Çıraklık eğitiminin 10 yaşından sonra başlayacak olması aynı zamanda ucuz işgücü olarak görüşen 

çocuk işçiliğini arttıracaktır. Kız çocuklarının “çocuk gelin” olması sağlanırken, diğer taraftan 

tarlalarda,  sanayi sitelerinde  çocuk işçiliğinin daha da yaygınlaşmasının kapıları ardına kadar 

açılmaktadır. 

Erken yaşta mesleğe yönlendirme pedagojik olarak sakıncalıdır

Mesleğe yönlendirmenin 10 yaşından sonra yapılacak olması, henüz eğitim sürecinin başında olan 

ve gelecek ile ilgili sağlıklı kararlar veremeyecek durumda olan çocukların erken yaşlarda yapacağı 

bilinçsiz seçimleri gündeme getirecek ve sonraki yıllarda öğrencilerin söz konusu seçimlere 

mahkum kalması riskini arttıracaktır.

Dünya ülkeleri mesleğe yöneltme yaşını ortaöğretim (lise) başlangıcına doğru yönlendirirken, 

pedagojik olarak hiçbir faydası olmayan erken yaşta mesleğe yönlendirme uygulaması çocuklara 

yapılacak en büyük kötülük olacaktır. 

Özel eğitim alması gereken çocukların açık öğretime yönlendirilmesi sakıncalıdır

Yasa teklifi ile kaynaştırma eğitimi uygulaması büyük  bir  darbe alacak ve özel eğitim alması 

gereken öğrenciler ilk dört yıldan sonra açık öğretime yönlendirilebilecektir. Bu düzenlemenin esas 

amacı özel eğitim alması gereken çocukların “açık öğretim”e yönlendirilmesi ile özel olarak 

kurulan özel eğitim kurumlarına gitmelerinin önünün açılmasıdır. Kamu tarafından gerekli altyapı 

oluşturularak verilmesi gereken özel eğitim uygulamasının son yıllarda “özel sektör” ağırlıklı olarak 

hızla arttığı bilinmektedir. 

Eğitimin bütün kademelerinde yaşanan ticarileştirme ve özelleştirme uygulamaları özel eğitim 

alanında da uygulanmakta, kamu kaynakları ile özel eğitim veren özel kurumlar desteklenmektedir. 

Yasa teklifinin yasalaşması durumunda bu alanda faaliyet gösteren ve bir çoğu kar amacı ile 

kurulmuş bulunan özel eğitim kurumları kazançlı çıkacak, kamusal eğitim büyük bir darbe 

alacaktır. 

Düzenleme ile sınav yaşı düşecek ve dershanelere gidiş oranları hızla artacaktır!

İlköğretim ikinci kademede farklı okullara geçiş olanağı olduğundan, sınav yapılması kaçınılmaz 

olacak ve sınav yaşı 8’e düşecektir. Bir taraftan uzun vadede seçme sınavlarının kaldırılacağını 

iddia ederken, diğer taraftan böylesi bir uygulamayı hayata geçirmek istemek büyük bir çelişkidir. 

İlköğretim 4. sınıftan sonra mesleğe yönlendirmenin benimsenmesi durumunda,  hem özel 

dershanelerin eğitimdeki ağırlığı daha da  artacak, hem de  velilerin cebinden  yaptığı eğitim 

harcamalarının iki katından fazla yükselmesine neden olacaktır.  Bugüne kadar özellikle 

ortaöğretime geçiş sisteminde yapılan değişiklikler nedeniyle özel dershane sayısı ve dershaneye 

giden öğrenci sayıları iki kattan fazla artmıştır. Benzer bir durumda söz konusu artışın çok daha 

büyük olması kaçınılmaz görünmektedir. 

Sonsöz

Ortaokulların yeniden devreye girmesi demek olan 12 yıllık kademeli zorunlu eğitim uygulamasının 

asıl amacı, zorunlu eğitim süresini arttırmak değil, AKP’nin her dönem arka bahçesi olarak gördüğü 

imam hatip okullarının önünü açmaktır.  Zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarılmasının bu amacı 

gerçekleştirmek için bir “kılıf” olarak kullanılması, iktidar partisinin pek çok konuda olduğu gibi bu 

konuda da samimi olmadığını göstermektedir. Söz konusu kanun teklifinin gerçekte hangi amaçla 

yapıldığını anlamak için başbakanın “Dindar nesil yetiştirmek istiyoruz” açıklamasına bakmak 

yeterlidir. 

Eğitime “kazı kazan” mantığı ile bakarak günü kurtararak kazançlı çıkacağını sananlar,  çocuk ve 

gençlerimizi nasıl bir kaosun içine çektiklerini  görmek istememektedir.  Eğitimin var  olan bütün 

sorunlarını en geniş platformlarda ve bilimsel temelde tartışarak kapsayıcı bir anlayışla ele almak 

gerektiği açıktır.  Bunun dışında yürünecek tüm yollar  ve yasa değişikliğinin  “oldubitti”ye 

getirilmek istenmesi kesinlikle kabul edilemez bir durumdur. 

Eğitim Sen, gün geçtikçe daha eşitsiz ve paralı hale getirilen eğitim hizmetlerinden herkesin eşit ve 

parasız olarak yaralanmasını talep etmekte, eğitim sisteminin her yaştan öğrencilerimizin daha 

nitelikli, laik, bilimsel ve demokratik bir eğitim sürecinden geçmesini sağlayacak biçimde yeniden 

düzenlenmesini savunmaktadır.

Öğrencilerimiz, okul öncesi ve ilköğretim süresince ilgi ve yetenekleri doğrultusunda rehberlik ve 

yönlendirme eğitimi almalı ve hangi mesleğe yöneleceklerini siyasi iktidarın tasarrufları değil, 

bizzat kendileri belirlemelidir. Mesleğe yöneltme uygulamaları, AKP’nin hedeflediği gibi “dindar 

nesil yetiştirme” hedefiyle değil; eğitim sisteminin laik, bilimsel ve demokratik bir temele 

dayandırılarak gerçekleştirilmelidir.

Bu İçerik 1535 Kez Görüntülendi
4+4+4'E İLİŞKİN İTİRAZLARIMIZ: