07 HAZİRAN 2012 10:53
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Eğitim Sen İstanbul 7 Nolu Şube Başkanı Emin EKİNCİ şubede yaptığı basın toplantısında 2011 - 2012 Eğitim Öğretim yılını değerlendirdi. Eğitim alanındaki değişiklikler, Eğitimin kamusal bir hak olmaktan çıkarılışı, 4+4+4 Yasası, “FATİH” projesi, “Okul Sütü” projesi, Öğretmenlere ve öğrencilere yönelen şiddet, Yüksek öğretim ve Yükseköğretime geçiş, Ataması yapılmayan öğretmenler, eğitimin gerici ve ırkçılaştırılması ve eğitim emekçilerinin yaşadığı sorunlar hakkında açıklamalarda bulundu. 

Eğitim Sen İstanbul 7 Nolu Şube Başkanı Emin EKİNCİ'nin yaptığı basın toplantısı metni:

(BASINA VE KAMUOYUNA)

BU EĞİTİM-ÖĞRETİM YILINI DA
BÜYÜYEN SORUNLARLA KAPATIYORUZ!

Yeni bir eğitim-öğretim yılının sonuna gelinen bu dönemde ülkemizdeki eğitim politikaları, uygulanmakta olan eğitim sistemi ve yeni yürürlüğe sokulan uygulamalar, sürekli bir sorun alanı olma özelliği göstermekte ve gelecekte de önemli sorunların birikeceği yerler olarak dikkati çekmektedirler.

Hükümet ve Eğitim Bakanlığı her ne kadar bir çok uygulamadan olumlu bir şey yapılmış gibi söz etse de, gerek uygulamaların kısa vadede ortaya çıkan sonuçları,  gerekse orta ve uzun vadede bu uygulamalardan beklenen sonuçlar ne yazık ki hiç de açıcı değildir.

“12 Yıllık zorunlu eğitim” düzenlemesi

Bakanlık, 222 Sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanununda yaptığı değişiklikle “12 yıllık zorunlu eğitim” uygulamasına geçişin yürürlüğe girmesini sağladı. Bakanlıkça yayınlanan ve basına da yansıyan “12 Yıllık Zorunlu Eğitim, Sorular ve Cevaplar” adlı dokümanda, bu kanunla ilgili 15 yıldan beri toplumda bir tartışma olduğunu ileri sürmekte ve sanki mevcut uygulamanın 15 yıllık bir tartışma sürecinin sonunda ortaya çıkan bir sentez olarak yasalaşmış olduğunu düşündürtmeye çalışmaktadır. Oysa gerçek durum böyle değildir. Mevcut hükümet tarafından yürürlüğe sokulmuş bulunan yasal düzenleme, gerek yapılma biçimi ve gerekse yapılma amacı bakımından 28 Şubat dönemindeki uygulamalardan hiç de farklı değildir. İdeolojik arka planı herkesçe bilinen düşüncelerle “eğitimde reform” yapılması mümkün değildir. Bu anlayışla ve bu yöntemle eğitim reformu yapılamaz! Reform iddiası taşıyan bu yeni uygulamaya karşın, eğitim sistemi içindeki milliyetçi, ırkçı yaklaşım olduğu gibi varlığını sürdürmektedir. Ne ana dilinde eğitim sorunu çözülmüş, ne de eğitim müfredatının vesayetçi yapısı değişmiştir. Bütün bu olumsuzluklara bir de “dindarlaştırma” çabaları eklenerek, eğitim sisteminin sorunları daha fazla büyütülmüştür. Nitekim bakanlığın “12 Yıllık Zorunlu Eğitim, Sorular ve Cevaplar” adlı dokümanında Kuran-ı Kerim ve Peygamberin Hayatı derslerinin hem İmam Hatip Ortaokullarında hem de diğer Ortaokullarda aynı biçimde uygulanacağı belirtilmiştir. Bu uygulama bütün okulları İmam Hatipleştirme düşüncesinin ürünüdür ki bu düşüncenin de 28 Şubat ideolojisinden fazla bir farkı bulunmamaktadır.

12 Yıllık zorunlu eğitim sisteminin uygulanması ile ilgili olarak da önemli sorunlar bulunmaktadır. İlkokul çağ nüfusunun artması ile doğal olarak derslik ihtiyacı da artacaktır. Ancak bakanlığın, 12 yıllık zorunlu eğitim uygulamasının 15 yıldır tartışıldığını söylemesine karşın, bu uygulama ile ortaya çıkan derslik ihtiyacı konusunda hiçbir hazırlığının olmadığı anlaşılmıştır. Bakanlığın bu konuda hazırlıksız olması son derece doğaldır, çünkü uygulama iddia edildiği gibi toplumda ve hatta bakanlık bünyesinde bile yeterince tartışılmamış, adeta bir yerlerden gelen buyrukla gündeme sokulmuştur. Yasal düzenlemenin görüşülmesi sürecindeki değişiklikler ile derslik sıkıntısı karşısında önerilen çareler bunun en açık kanıtlarıdır. Bakanlık, ortaya çıkan derslik ihtiyacını, okuldaki idari birimleri birbirine birleştirerek, çok sayıda idareciyi tek odaya toplayıp, diğer odalarda tadilat yaparak derslik oluşturmaya çalışmak suretiyle karşılamaya çalışmaktadır. Bu şekilde bulunacak bir çarenin gerçekten çare olamayacağı son derece açıktır.

Yeni uygulama ile eğitim kurumları “İlkokul”, “Ortaokul” ve “Lise” olarak adlandırılmış ancak, ne bağımsız ortaokul, ne de bağımsız ilkokul kurulmamıştır. Sadece bağımsız İmam Hatip Ortaokulları kurulmuştur. Bu durum ise uygulamanın sadece İmam Hatip Ortaokulları için yapıldığını ortaya koymaktadır. Diğer okular ise ikili öğretime geçirilmekte, böylece on binlerce öğrencinin eğitim olanakları giderek daha kalitesiz hale getirilmektedir. Hedefin tekli ve normal eğitime geçilmesi olması gerekirken, birçok okul ikili öğretime geçirilerek eğitimde geriye gidişe yol açılmıştır.

Ödenek ve personel ihtiyacı

Bakanlık, öğretim yılı başında duyurduğu genelge ile kayıt dönemlerinde bağış toplanmaması gerektiğini belirtmiştir. Biz, Eğitim-Sen olarak, kurulduğumuz günden beri okullarda “bağış” veya “aidat” adı altında çeşitli gerekçelere dayandırılan para toplanması durumuna hep karşı çıkmıştık. Bu karşı çıkışlarımızın bedeli olarak çoğu kez, soruşturma ve sürgün gibi cezalarla uğraşmak zorunda da kalmıştık. Bugün gelinen noktada Eğitim-Sen’in parasız eğitim talebinin bir yansıması olan “bağış” adı altında para toplanmasına karşı çıkışlarımızın ne kadar haklı ve ne kadar doğru olduğu bakanlık tarafından da görülmüş olmalıdır. Toplumda ve eğitim emekçileri içinde böyle bir duyarlılık yarattığımız için, bakanlığın Eğitim-Sen’e en azından bir teşekkür borcu olduğu ortaya çıkmıştır.

Ancak bakanlık, bu durumu da her zamanki gibi demagojik ve popülist bir yaklaşımla ele almıştır. Sistemin yarattığı bu ucube durumun sorumlusu olarak okul müdürleri işaret edilmiş, öğretim yılı başında binlerce okul müdürü hakkında soruşturma açılmış ve hepsine cezalar verilmiştir. Bu, kabul edilebilir bir durum değildir. Bu konuda cezalandırılacak olanlar elbette olacaktır. Ama gerekli olacaksa cezalandırma sırası müdürlere en son gelecektir. Bütün bu uygulamalarına karşın bakanlık, yine de okullara ödenek göndermede yetersiz kalmış, okulların ihtiyaçlarını giderebilecek ödenekler gönderilmemiş, personel istihdamı yapılmamıştır. Okullardaki temizlik görevlileri ile yardımcı personelin giderleri, hala okul aile birlikleri tarafından karşılanmaktadır. Ortaya çıkan sonuç, bakanlığın bu konuda da samimi ve çözüm üretmekten yana olmadığı, sadece günü kurtarmaya yönelik popülist uygulamalar peşinde olduğudur.

“FATİH” projesi

Projenin adına yönelik zorlama bir benzetme çabası ile ilgili tartışma bir yana, on milyar TL den fazla bir maliyet anlamına gelen bu projenin ihalesiz bir şekilde, hükümetin tercihlerine uygun şirketlere verilmesi önemli bir soru işaretidir.

Eğitimde teknolojik yeniliklerin kullanılması elbette gerekli bir ihtiyaçtır. Ancak, hepimizin vergileri ile bedeli karşılanacak olan bu kadar büyük meblağlı bir projenin, en azından yürürlükteki mevcut yasalar çerçevesinde yapılması son derece makul bir beklentiydi. Ancak bakanlık, bu konuda ihaleye gitmekten kendisini kurtaracak bir düzenlemeyi de İlköğretim ve Eğitim Kanununa ekleyerek, soru işaretlerinin daha fazla artmasına yol açmıştır. Ayrıca bu projenin sürdürülebilirliği ve kurulmakta olan teknolojinin kullanılabilirliği, donanım, yazılım ve teknolojisinin sürekli güncellenmesine/modernize edilmesine de bağlı olacaktır. Yani, sadece projenin kurulması değil sürdürülebilir olması da büyük bir mali külfet getirmektedir. Bu yanıyla bakıldığında bakanlığın bu işleri gizli kapaklı yürütme isteği, bakanlığa karşı zaten olmayan güveni tamamen ortadan kaldırmaktadır.

“Okul Sütü” projesi

Bakanlık, tartışmalarla ortaya çıkan ve tartışmalarla devam eden “Okul Sütü” projesinde de oldukça kötü bir profil göstermiştir. Her ne kadar projenin amacı çocukların sağlıklı beslenmesi ile ilişkilendirilmeye çalışılsa da, bu projenin amacı yasal düzenlemede “mevsimsel süt arzı fazlalığının değerlendirilerek üretimde istikrarın sağlanması”  olarak açıklanmıştır. Arz fazlası ürünün anlamı, değerlendirilememiş, yani elde kalan ürün demektir. Üretimde istikrarın sağlanması ise üretici şirketlerin çıkarlarını korumaya yöneliktir. Bu amaçların hiç birinin çocukların sağlıklı beslenmesi ile ilgisi bulunmamaktadır. Niyeti ve amacı farklı göstermeye çalışmak ise ancak, bir şeyleri gizlemeye çalışmak çabası ile ilgili olabilir.

Biz Eğitim-Sen olarak, çocuklarımızın sağlıklı beslenmelerine ve bu beslenme programlarında devlet desteğinin sağlanmasına asla karşı olmadık, olmayacağız. Ancak amacı elde kalan ürünü değerlendirmek ve üreticiyi desteklemek olarak ifade edilmiş bir uygulamayı, çocukların sağlıklı beslenmesi maskesi arkasına sağlamanın da samimiyetsizlik olduğunu düşünüyoruz.
Ayrıca “okul sütü” projesi ile okulların sırtına fazladan binen iş yükünün hafifletilmesi için okullara ne personel, ne malzeme ne de ödenek yardımı yapılmamıştır. Bu sütlerin teslim alınmasından dağıtımına, atıklarının temizlenmesinden, kalan sütleri muhafazaya kadar her bir aşaması büyük ölçüde yeni bir iş yükü oluşturan bu uygulamanın, eğitim emekçileri için bir angaryaya dönüşmesinin engellenmesi için bakanlık, hiçbir önlem almamıştır.

Öğretmenlere ve öğrencilere yönelen şiddet

Bu hükümet döneminde öğretmenler, hiçbir dönemde karşılaşmadıkları kadar şiddete maruz kaldılar. Neredeyse haftada 5-10 öğretmen çeşitli saldırı türlerine maruz kalmakta ve yaralanmaktadır. Yönetenlerin değersizleştirici söylemi bu saldırıların oluşmasında önemli bir rol oynamıştır. Bu tutum öğretmenleri yormakta ve oldukça yıpratmaktadır. Şiddet sarmalının öğretmenleri bu yoğunlukta içine almasının nedenleri arasında başta Sayın Başbakan ve Eğitim Bakanının doğrudan öğretmenleri hedef gösteren, onları toplum nezdinde itibarsızlaştıran açıklamaları dikkati çekmektedir.

Paralı eğitime karşı çıktıkları, poşu taktıkları, akademik özgürlük ve demokratik üniversite istedikleri için lise ve üniversite gençliğine yönelik, gözaltı, idari ve adli soruşturmalar, tutuklamalar neredeyse rutin bir uygulama haline geldi ve bu durum demokrasi güçleri tarafından sıkça eleştirildi. Ancak yine bu konuda herhangi bir ilerleme sağlanamamıştır. Anti demokratik uygulamalar hız kesmeden devam etmektedir. Sayın Başbakanın “ileri demokrasisi” bu alanda oldukça geri kalmış gibi görünmektedir. Öğrenci ve işsiz gençliğin taleplerine ve eylemlerine daha hoşgörülü yaklaşım göstermek gerekmektedir.

Hiçbir gerekçe, öğrencilere ve öğretmenler yönelen şiddeti haklı gösteremez.

Yüksek öğretim ve Yükseköğretime geçiş

”Dershaneleri kapatacağız, ödevleri ve sınavları kaldıracağız” şeklinde yapılan açıklamalar, genelde gündem kaydırmaya yönelik yapılmış bir açıklama olarak dikkati çekti. Açıklamanın ardından

dershaneleri okul yapma girişimleri, yapılan incelemeler ve tespitler (Örneğin. İstanbul’da incelenen 700 dershaneden yalnızca 70 tanesi okul olma özelliği taşıyor) sonucunda çok bu söylenenlerin çok da anlamlı olmadığı ortaya çıktı. Sonradan da bu açıklamanın 4+4+4’e yönelik tepkileri savuşturmaya yönelik bir hamle olduğu anlaşıldı. Bizler ise yılardır sınavsız ve dershanesiz bir eğitimin mümkün olduğunu, gerçekten istenirse bunun başarılabileceğini söylüyoruz.

Yükseköğretim geçişte önemli olacak bir sınava sayılı günler kala, geçiş sisteminin değiştirilmesine yönelik yapılan düzenlemeler, öğrencilerde, velilerde ve toplumda eğitim sistemine karşı olan güveni haklı olarak sarsmıştır. Bakanlık yine yaptığı uygulamalarla yeni mağdurlar üretme geleneğini bozmamıştır.

Ataması yapılmayan öğretmenler

Bir yandan var olan öğretmen açığının kapatılması yönünde hiçbir adım atılmazken, diğer yandan yapılan değişikliklerle öğretmen ihtiyacının arttığı bilinmektedir. Yıllardır mağduriyetlerini ifade eden ve çeşitli platformlarda seslerini duyurmaya çalışan ataması yapılmaya öğretmenler, toplumsal bir mağduriyet anıtı haline getirilmektedir. Alan eğitimlerini almış formasyonlarını tamamlamış bunca öğretmenin ataması yapılmazken, okullardaki açıklar da “ücretli öğretmenler” aracılığı ile kapatılmaya alışılmaktadır. Güvencesiz çalışmayı yaygınlaştıran bu uygulamanın sona erdirilmesi için bu güne kadar umut verici hiçbir adım atılmamıştır.
Bakanın açıklamaları ve yaklaşımı

Eğitim Bakanı sayın Ömer DİNÇER, bakanlığı devraldığı günden beri yaptığı açıklamalar, söylediği sözler ve gösterdiği yaklaşımlarla her seferinde daha hoyrat bir şekilde eğitim emekçilerini değersizleştirmeye çalışmakta, göz dağı vermekte ve hedef haline getirmektedir. Bakanın bu tutumunda herhangi bir iyi niyet göstergesi bulunmamaktadır. Yine Eğitim Bakanı en son açıklamasında, “bana uyan kalır, uymayan çekip gider” anlamına gelecek sözler söylemiş, böylece bu türdeki tutumunun devam edeceğini göstermiştir. Kendi bakanlığının çalışanlarına karşı böylesine hasmane, böylesine aşağılayıcı bir dil kullanan bakanın eğitim emekçileri nezdindeki yeri çok da makul bir noktada değildir. Eğitim emekçileri hiçbir yere gitmeyecek ama eğer onlarla çalışmak konusunda gönülsüz ise bakan, istediği zaman bakanlıktan ayrılabilir.

Ve diğerleri…

Yukarıda sıraladığımız sorunlar, elbette eğitim sistemimizdeki bütün sorunlar değildir. Bunlar sadece ilk bakışta dikkati çeken ve bu eğitim-öğretim yılında zaman zaman gündem oluşturmuş olan birkaç başlıktan ibarettir. İçinde bulunduğumuz eğitim-öğretim yılında;
Baskı, sürgün ve sindirme,
Mobbing ve yıldırma,
Kadrolaşma ve yandaş olmayanların tasfiyesi,
Sendikal çalışmaları engelleme,
Soruşturma ve ceza,
Ötekileştirme ve tek tipleştirme,
Eğitimin daha çok ticarileştirilmesi,
Veli ve öğrencilerin müşteri haline getirilmesine devam edilmiştir.

Bütün bunlara bakıldığında bir eğitim-öğretim yılını daha büyüyen sorunlarla kapatıyoruz. Bu sorunların ise, bakanlığın uygulamaları ve politikaları ile ilgili olduğu çok açık bir şekilde ortadadır. Biz Eğitim-Sen olarak, başta yukarıda belirttiklerimiz ve bütün diğer sorunlar karşısında her zaman eğitim emekçilerinin, öğrenciler ve velilerin yanında yer alacağımızı, çözüm önerilerimizi bu pencereden geliştireceğimizi, bu eksende mücadelemizi sürdüreceğimizi bir kez daha ifade ediyoruz.

 

 EMİN EKİNCİ  -  EĞİTİM-SEN İSTANBUL 7 NOLU ŞUBE YÜRÜTME KURULU BAŞKANI

Bu İçerik 6260 Kez Görüntülendi
EĞİTİM SEN İSTANBUL 7