13 TEMMUZ 2009 20:36
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Anayasa'nın 90. Maddesi TİS ve Grev Hakkı


ÖNSÖZ


Kamu emekçilerinin yüz yıllık mücadelesi, Konfederasyonumuzun son on altı yıllık sendikal hak ve özgürlükler mücadelesiyle önemli deneyimleri bünyesine katmıştır. Fiili ve meşru mücadele anlayışımız, bugüne kadarki tüm hak ve kazanımların sağlayıcısı olmuştur. Fiili ve meşru mücadele ile kurduğumuz sendikalarımızı tanımak zorunda kalan siyasi iktidarlar; örgütlülüğün, sendikal hak ve kazanımların içini boşaltmanın, etkisizleştirmenin ve sınırlandırmanın bir aracı olarak önümüze 4688 sayılı yasayı koydular. 2001 yılında yürürlüğe giren 4688 Sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu, toplu sözleşme ve grev hakkına yer vermediği gibi, sendika üyeliğini darlaştıran, sendikaların iç işleyişine müdahale eden, mücadelemizi sınırlandırmak isteyen bir mantıkla hazırlanmıştır. Bu ve diğer anti demokratik yasalara karşı bugüne kadar yürüttüğümüz mücadele, yeni bir mücadele sürecinin başlatılmasını zorunlu kılmıştır.


Yeni süreç; TİS hakkını kullanılır kılmak için, hükümeti TİS yapmaya zorlama sürecidir. Çünkü kamu emekçilerinin Grev ve TİS hakkı vardır.


2004 yılında yapılan Anayasanın 90. maddesinin değiştirilmesi, uluslar arası sözleşmelerin pratikte uygulanması zorunluluğunu hukuki açıdan da sağlam bir zemine oturtmuştu. Ancak kendi döneminde bu değişikliği gerçekleştiren AKP hükümeti, verdiği sözleri de bir yana bırakarak, “Toplu Görüşme” denen tek yanlı, sonucu baştan belli mekanizmada ısrar etmektedir. Bu yıl beşincisi yapılan Toplu görüşmelerin dördüncü oturumunda, yani 24 Ağustos 2006’da çekildik. Çekilme Deklarasyonumuzda gerekçelerimizi çok net olarak ifade etmiştik. Bununla yetinmenin doğru olmayacağı açıktı.


Kamu emekçilerinin yıllardır TİS ve grev hakkı için sürdürdüğü haklı mücadelesinin, meşru ve hukuki temellerini tartışmak üzere bir konferansın düzenlenmesi ihtiyacını hissettik. İstedik ki; Anayasaya ve uluslar arası normlara da dayanan, kamu emekçilerinin TİS ve grev hakkı, geniş katılımlı bir platformda tartışılsın.


TBMM bünyesinde yer alan siyasi partilerin grup başkan vekilliklerine, Anayasa Komisyonu, Adalet Komisyonu ve Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu üyesi milletvekilliklerine, yüksek yargı organlarına, siyasi partilere, konfederasyonlara, meslek odalarına, kitle örgütlerine, hukukçulara ve akademisyenlere konferansımıza katılmaları konusunda çağrıda bulunduk. Çağrımıza olumlu yanıt verenlerle bu konferansta verimli tartışmalar yapıldı. Bu bizi oldukça heyecanlandırdı.


“ANAYASA’NIN 90. MADDESİ, TİS VE GREV HAKKI” başlıklı Konferansımızda yapılan değerlendirme, görüş ve tespitler, iddialarımızın doğruluğunu bilimsel açıdan da bir kez daha teyit etti. İddialarımızın, taleplerimizin meşruiyeti üzerinden hukuki dayanaklarının daha iyi anlaşılmasına vesile oldu. Önümüzdeki süreç açısından çok önemli katkılar sundu.


Bu etkinliğimizi kitaplaştırmanın hem emekçilere, hem sendikalara, hem bilim insanlarına, hukukçulara, kitle örgütlerine ve hem de siyasi çevrelere kaynak olacağı inancındayız. Siyasi iktidar; kamu emekçilerini oyalamaktan vazgeçerek, anayasanın ve uluslararası sözleşmelerin gereğini yapmalıdır. Hükümet; siyasal tercihini bir yana bırakmalı, TİS ve Grev hakkını kullanılır hale getirmelidir. TBMM, kamu emekçilerinin taleplerini önemsemeli ve  yasama organı olarak görevini yapmalıdır. 


Konferansımızda değerlendirme ve tespitleriyle katkı sunan sayın hocalarımıza, emek ve meslek örgütlerinin değerli genel başkanlarına, yargı mensuplarına, siyasi partilerin değerli temsilcilerine, kitle örgütlerine ve emeği geçen tüm arkadaşlarımıza teşekkür ediyoruz.


KESK MERKEZ YÖNETİM KURULU


 


İsmail Hakkı Tombul (KESK Başkanı)


Konfederasyonlarımızın değerli genel başkanları, değerli bilim insanlarımız, siyasi partilerin emek ve meslek örgütlerinin değerli temsilcileri, hepinizi KESK adına sevgi ve dostlukla selamlıyorum.


Davetimize icabet ettiniz, bize onur verdiniz. Bugün bir konuyu tartışacağız; Kamu emekçilerinin grev ve toplu sözleşme hakkının kullanılabilir hale gelmesi. Yaklaşık 20 yıl önce kamu emekçileri örgütlenme hakkını, ‘haklar yasalardan önce gelir’ ilkesiyle başlattıkları mücadele sonucunda kazandılar. Mücadelemizin sonucunda bir dizi yasal düzenleme gerçekleştirildi. Bu yasal düzenlemelerin bir kısmı fiili durumun gerisinde kaldı. Özellikle de 2001 yılında çıkarılan 4688 sayılı yasa, kamu emekçilerinin mücadelesinin o dönem geldiği fiili durumu sınırlama isteğiyle çıkarılan bir düzenleme haline geldi. Yine kamu emekçilerinin mücadelesinin başlangıcından itibaren bir sendikanın olmazsa olmaz haklarından ve görevlerinden olan toplu sözleşme hakkı ve toplu sözleşmenin devamında bunu güçlendirecek grev hakkının kullanılmasıyla ilgili tartışmalar yaşanmaya başladı. 4688 Sayılı Yasa grev ve toplusözleşme hakkımızı sınırlandırma isteğiyle ortaya konulduğu için de günlük yaşamla yasal durum arasında ciddi bir açı ortaya çıktı. O günlerde de değerli hocalarımızın, Sayın Gülmez’in Sayın Kaboğlu’nun ve diğer hocalarımızın, öğretim üyelerinin ifade ettiği gibi, Türkiye’deki sendikal haklar mücadelesi sadece iç hukukla sınırlı tartışılamazdı. Uluslararası sözleşmeler, Uluslararası Çalışma Örgütü, ILO’nun 87 sayılı, 98 sayılı ve 151 sayılı sözleşmeleri, TBMM’nde kabul edilmişti. Kabul edilen sözleşmeler gereği bizim toplusözleşme ve grev hakkımızın yasal statüsü vardı. Sorun bunu kullanılır hale getirmek,  kamu emekçilerinin grev ve toplusözleşme hakkının kullanılmasını sağlamaktan ibaretti. Kuşkusuz özellikle de Türkiye’de bir hakkın kullanımı mücadele etmeden gerçekleşmiyor. Önce mücadele edeceğiz. Mücadelenin yarattığı değerler üzerinden bu hukuki yasal tanımlamayı oturtacağız ve kamu emekçilerinin hak ettiği grev ve toplu pazarlık hakkının kullanılmasını sağlayacağız. Ama sadece kamu emekçilerinin grev ve toplu pazarlık hakkıyla ilgili bir sorun yaşanmıyor. Çalışma yaşamında halen 12 Eylül hukuku hüküm sürüyor; 2821 sayılı Sendikalar Yasası, 2822 sayılı yasa, işçi sendikalarının, işçi konfederasyonlarının çalışmasını sınırlayan ve çağdaş evrensel normlarda bir çalışma yaşamını öngörmeyen düzenlemelerle dolu.
Yaptığımız tüm bu tartışmalar ve mücadelemizin ortaklaştırılması çabası Türkiye’de örgütlenmenin önündeki engellerin kaldırıldığı, grev ve toplusözleşme hakkının özgürce kullanılabildiği bir çalışma yaşamı sağlamak için sürdürüldü.
Bizim için ‘iç hukukta grev ve toplusözleşme hakkınız yok’ diyorlar. Ama grev ve toplusözleşme hakkının olduğunu kabul ettikleri işçi konfederasyonlarının da bu hak kullanımına çok ciddi sınırlamalar getiriliyor. Yani öyle bir grev hakkı tarif ediliyor ki grev yapmasanız daha iyi olur. Böyle bir çalışma yaşamının, Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından ciddi sorun oluşturduğunu görmemiz gerekiyor.


Kamu emekçileri mücadelesi 2001 yılından itibaren çıkan yasa ile toplu görüşme diye bir anlayışla karşılaştı. İlk toplu görüşme 2002 yılında gerçekleştirildi, bu yıl beşincisi gerçekleştiriliyor. Türkiye 5 yıldır toplu görüşme diye sendikal hareketin literatüründe pek de yeri olmayan dost alışverişte görsün misali bir oyunu izliyor. 4 toplu görüşme sürecinin üçünden mutabakat çıkmadı. Yasaya göre  15-30 Ağustos arasında görüşeceksiniz, bu görüşmenin sonucunda bir anlaşma çıksa da çıkmasa da son sözü Bakanlar Kurulu söyleyecek. Peki son sözü Bakanlar Kurulu söyleyecekse bizimle niye anlaşsın, nasılsa eli serbest, son sözü söyleme hakkı var.


Geçen yılki görüşmelerde de bizim özellikle mali ve sosyal haklardaki muhalefet şerhimize rağmen bir anlaşma olduğu söylendi. Ama 15 Ağustos’ta başlayan beşinci toplu görüşmeler sürecinde yani bu seneki toplu görüşme sürecinde bir gerçeği daha gördük; geçen yıl mutabakat metni imzalanan konularda bugüne kadar hiçbir somut adım atılmamış. Bizim muhalefet ettiğimiz kısmı neydi kamu emekçilerine, 2006 yılı için yüzde 5 zam öngörülmüştü. Hükümet bu mutabakatı bozmuş kendince farklı kesimlere farklı kaynaklar aktarmıştır. Kamu emekçilerine herhangi bir ad altında verilecek iyileştirmelere asla karşı değiliz. Ama karşılıklı tarafların olduğu bir pazarlık masasında birlikte tartışılıp, ortaklaşılması, masaya bunların getirilmesi gerekir. Hükümete bu keyfiyeti veren şey yasal düzenlemelerdir, ama esas olarak kamu emekçilerinin mücadelesinin bütünlüklü olarak hükümetin karşısında toplusözleşme ve grev hakkımızı kullanacağız diye duramamasıdır.


Yine geçen yıl mutabakatta, bizim muhalefet ettiğimiz Türkiye sendikal hareketi açısından da bir ilk olan sendika aidatlarının işveren devle tarafından ödenmesi imza altına alındı. Bu Türkiye emek hareketi, Türkiye sendikal hareketi açısından bir ilkti. 5 YTL ile ilgili nasıl pazarlıkların yapıldığını kamuoyunda çokça tartıştık, polemik yapma ihtiyacı hissetmiyorum.


Bugün, Türkiye emek hareketinin temsilcileriyle bilim insanlarıyla Anayasanın 90. maddesini grev ve toplusözleşme hakkımızı tartışacağız. Geçen yıllarda Anayasanın 90. maddesi değiştirildi. Hem de AKP hükümeti tarafından değiştirildi. Değişiklik gerekçesinde de usulüne uygun kabul edilen uluslararası sözleşmelerle iç hukuk arasında bir uyuşmazlık olur ise bu çelişkiyi çözmek ve önceliğin hangisine verileceğini belirlemek üzere bu Anayasa değişikliği yapılıyor deniliyordu. İşte biz de bunu gerekçe göstererek yani anayasa değişikliğinin temel gerekçesinde de ortaya konulduğu gibi usulüne uygun kabul edilen ILO’nun 87, 98 ve 151 sayılı sözleşmelerine ve Anayasanın 90. maddesine göre hukuki olarak ama esas olarak mücadelemizin yarattığı meşruiyet üzerinden grev ve toplusözleşme hakkımız vardır diyoruz. Sorun bu hakkın kullanılabilir hale gelmesi, bunun önündeki yasal olmayan siyasi engellerin kaldırılmasıdır. Engel, yasal hukuki bir engel değil, siyasidir. Bu oldukça önemlidir.


Sevgili arkadaşlar, 15 Ağustos’ta başlayan toplu görüşme sürecinin dördüncü turu dün yaşandı. Biliyorsunuz biz bu turda masadan çekildik. Masadan çekilme gerekçemizi bir iki cümleyle sizinle paylaşmak istiyorum. Birincisi tam da tartıştığımız bu konuydu, Anayasanın 90. maddesi uluslararası sözleşmeler ve mücadele değerleri grev ve toplusözleşme hakkımız olduğunu söylüyor. Hükümet 3. ve 4. toplugörüşmede Anayasa değişikliği gerekir, iç hukuk değişikliği gerekir ama ben bunu yapmayı taahhüt ediyorum demişti. Basının önünde kamuoyu önünde bunu taahhüt etmişti. Bize göre gerek yoktu. Peki böyle bir ihtiyaç var idi ise, neden iki yıldır herhangi bir adım atılmadı. Mecliste grubu bulunan siyasi partiler, diğer siyasi partiler bu konuda Anayasa değişikliği gündeme gelir ise destek olacağız dediler ama herhangi bir somut adım atılmadı.


Yine toplu görüşme esnasında 3. oturumda Devlet Memurları Kanunu taslağı dağıtıldı. Geçen yıl da kamu personel rejimi tartışmaları ve yeni personel rejimi taslağı dağıtılmıştı. Bizim itirazlarımız çok netti bu konuya. Esnek istihdamı, bireysel performansa dayalı ücretlendirmeyi öngören ve iş güvencesini ortadan kaldıran, toplamında kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması için gerçekleştirilen bir kamu personel rejimi tartışmasına asla ortak olmayız, kabul etmeyiz, etmeyeceğiz dedik. Bu sadece 2 milyon kamu emekçisinin değil 70 milyon yurttaşın sorunudur dedik. Kamuoyunda eksik tartışılıyor. Kamu personel rejiminin 2 milyon kamu emekçisinin işe girişinden, emekli olabilirse, emekli oluşuna kadar, düzenlemelerle birlikte, çalışma yaşamını düzenlediği zannediliyor. Oysa nasıl bir kamusal alan, nasıl bir kamu hizmeti diye tarif ediyorsanız ona uygun bir personel rejimi getirirsiniz. Esas olarak hükümetin getirmeye çalıştığı kamu personel rejimi; kamu hizmetlerinin başta sağlık, eğitim olmak üzere piyasalaştırılması üzerine kurulan ve bunun sonucunda doğal olarak iş güvencesini ortadan kaldıran, esnek istihdamı ve bireysel performansı öngören bir kamu personel düzenidir. Bu nedenle  70 milyonu ilgilendiriyor. Bunun için hastanelerde, okullarda, vergi dairelerinde kuyrukların sorumlusu kamu emekçileriymiş gibi gösterilerek yurttaşlarımızla bizi karşı karşıya getirmek istiyorlar.


Bir gerçeği daha söyleyerek konuşmamı bitirmek istiyorum. Sevgili arkadaşlar, 3. oturumda hükümet bize yüzde 4 zam önerdi. Biz bunu tartışmaya gerek bile görmedik. Yüzde 4 zammı toplu görüşmede önermeye gerek yok.
Zaten hükümet orta vadeli mali planına koymuş, yüzde 4 enflasyon var. Öngörülen enflasyon dışında bir artış olur ise biz de bunu vermeyi vaat ediyoruz diyor. Bunun için pazarlığa gerek yok. Hükümet tek taraflı olarak bunu öngörüyor. Pazarlık süreci esas olarak grev hakkıyla desteklenen ve dengelerin emekçiler lehine değiştirilmesi ve taleplerimizin karşılanması sürecidir. Ama bu süreçte hükümet, yani işveren başından sonuna kadar oyunun kurallarını tek taraflı belirliyor. Böyle bir pazarlık anlayışı olamaz. Pazarlık dediğimizde en azından hukuken masada eşit taraflar olur. Bize göre masada eşit taraflar yok. Türkiye’deki milyonlarca emekçinin temsilcisi işçi konfederasyonları varsa bu masada, kamu emekçilerinin temsilcileri varsa, ağırlıklı taraf onlar olmalıdır. Çünkü biz bu ülkenin yurttaşlarıyız, bu ülkede emeğin değerlerini üretenler ve ürettiğimizden pay almak isteyenleriz. Bu açıdan da masanın ağırlıklı tarafı olmamız gerekirken hükümet tek taraflı sadece kendi istediği kurallarla oynanacak bir oyun öngörüyor. Yüzde 4 zamma itiraz ettiğimizde Sayın Başbakan Yardımcısı Şahin dedi ki; çıktı kamuoyunun önüne, kamu emekçileri yüzde 60 zam istiyor, biz oysa bütçenin dengelerini bozamayız, o zaman köye yol yapamayız, elektrik götüremeyiz, su götüremeyiz, hastane yapamayız. Çok doğru Sayın Şahin. Ama zaten yapmıyorsunuz ki bunları. Zaten bütçeden yatırıma kaynak ayırmıyorsunuz ki, hangi yatırımdan söz ediyorsunuz? Sizin siyasal tercihinizin sonucunda bütçenin kaynaklarının büyük çoğunluğunu iç borç faizine aktarıyorsunuz. İç borç faizi 2006 bütçesinin ilk 6 aylık gerçekleşme rakamlarına baktığınızda hükümet övünerek, bütçenin fazla verdiğini söylüyor. İlk 6 aylık gerçekleşme rakamları iç borç faizine 19.5 milyar YTL harcanmış. Sosyal güvenlik kurumu giderleri dahil kamu personeline 18 milyar YTL harcanmış. Yatırıma ayrılan pay gün geçtikçe azalıyor. Çünkü IMF öyle istiyor IMF diyor ki benim için önemli olan sizin büyümeniz değil, borçların ödenebilirliğini sağlayacak bir istikrardır. Ama esas olarak bizim öngörümüz büyüme üreten, sanayileşen ve refahı da toplum kesimlerine yayan bir büyümedir. Büyümeden pay alamıyoruz, bırakın onu gün geçtikçe payımız azalıyor. İşte bu gerekçelerden dolayı  biz dünkü toplu görüşme sürecinden çekildik. Dedik ki toplu sözleşme ve grev hakkımız vardır. Bu hakkı kullanmak istiyoruz, bu hakkı kullanana kadar artık toplu görüşme oyununa ortak olmayacağız. Bu, sonu baştan belli bir oyuna dönüşmüştür. Böyle bir oyunun KESK ortağı olmayacaktır.


Sevgili arkadaşlar, bunu ifade ederken bir şeyin doğru algılanması gerekiyor. Biz her düzeyde diyalogdan yanayız. Hükümetle kamu emekçilerinin lehine, emekçilerin lehine atılacak her türlü adımda görüşmeye, pazarlık yapmaya, tartışmaya açığız, hazırız. Ama bizim için esas olan toplu görüşme oyununun bitmesi, toplu sözleşme hakkının kullanılır hale gelmesidir. Kamu personel rejimi tartışmalarında da diğer konularda da her konuda işverenle görüşürüz, tartışırız, önerilerimizi ortaya koyarız. Ama bu KESK’in bir emek örgütü olma özelliğinde ve hangi sınırlarda tartışacağını belirleyen ölçüde olur.


Bu görüşlerimi sizinle paylaştıktan sonra hepinizi tekrar konfederasyonumuza verdiğiniz destek ve katılımdan dolayı teşekkür ediyorum. Umuyorum bugün akşama kadar yapacağımız tartışmalardan sonra bu konferansımızı çok kısa sürede kitaplaştıracağız. Bu kitaplaştırdığımız konuyu işverenle ve çeşitli çevrelerle de paylaşacağız. Bu vesile ile kamu emekçilerinin hak ve çıkarlarıyla ilgili yeni bir dönemin başladığını ifade etmek istiyoruz. Konferansımızın hazırlanmasında emeği geçen tüm arkadaşlarımıza teşekkür ediyorum. Ayrıca buraya gelerek katılım gösteren, konuşmalarıyla katılımıyla bize onur veren konfederasyon başkanlarına, bilim insanlarına ve yüksek yargı organı temsilcilerimize tekrar teşekkür ediyorum. Hepinizi saygıyla sevgiyle selamlıyorum.


 


Prof. Dr. Mesut GÜLMEZ (TODAİE Öğretim Üyesi)


“ANAYASANIN 90. MADDESİ, TİS ve GREV HAKKI”


4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Yasası, 788 sayılı ve 1926 tarihli Memurîn (Memurlar) Yasasından beri ödünsüz biçimde sürdürülen geleneksel katı, tekyanlı ve tekyancı statü rejiminde ilk kez bir gedik açtı.  1961 Anayasasının sendika hakkını “çalışanlar” için güvenceye almasının ardından çıkarılan 1965 tarihli ve 624 sayılı Kamu Personeli Sendikaları Yasasının uygulandığı 1965-1971 arasındaki dönemde, sendikal haklardan yalnızca biri ve birincisi, çok sınırlı bir çerçevede ve sendikal güvencelerden yoksun olarak tanınmıştı. 624 sendikalarının, işveren hükümetle çalışma koşullarının pazarlığını yapması, danışsal düzeyde bile söz konusu değildi, 624 sayılı yasa koyucusunun aklının ucundan böyle bir düşünce geçmiyordu. Grev hakkı da, hala olduğu gibi, kesin olarak yasaktı.


4688, 1995’teki Anayasa değişikliği ile güvenceye alınan “toplu görüşme” hakkını, ancak altı yıl sonra düzenledi. Anayasa, 53. maddeye 1995’te eklediği fıkrasıyla, kamu görevlilerinin toplu iş sözleşmesi ve grev hakları konusunda, bu konudaki kurallara “tabi” olmadıklarını belirterek, öznel “yasaklama” amacını gerçekleştiremediği bir düzenleme yaptı. 


Sözün kısası, 4688, Anayasadaki kuraldan (m. 53/3’ten) yola çıkarak, toplu iş sözleşmesiz ve grevsiz, güdük bir toplu görüşme rejimi öngördü. Kesin ve bağlayıcı son düzenlemenin yapılmasını yasama ve yürütme erklerine bırakan bu “güdük” toplu görüşmenin beşincisi yapılıyor. Beş yıllık uygulamanın değerlendirilmesi, bu konferansın ve benim yapacağım sunumun ana konusu değil kuşkusuz.


Konferansın başlığı, konusunu ve çerçevesini, güncel sorunlar açısından, çok açık ve doğru biçimde ortaya koymaktadır. Tartışılması istenen üç temel konu vardır. Üçü de, hem ulusal, hem de uluslararası, daha doğru bir deyişle “ulusalüstü” hukuk ile doğrudan ilgilidir. Hemen önemle belirtmek isterim ki, bu iki kavram, çoğu zaman eşanlamlı olarak kullanılsa da, anlam ve içerik olarak biribirinden çok farklıdır. Ulusalüstülük, üye devletlerden ilgili uluslararası kuruluşlara öngörülen alanlarda egemenlik aktarılmasını içerir. 90. maddenin son fıkrasına eklenen cümlenin getirdiği yenilik ve değişiklik bu noktada odaklaşır.


Konu başlıklarını, bir yandan Konferans başlığı temelinde belirlemek yararlı olur. Öte yandan da, konuyu, her üç başlık için geçerli olmak üzere, kamu görevlileriyle sınırlı tutmak gerekir. Konferans başlığında açıkça belirtilmemiş olsa da, “eşyanın doğası” gereği, Konferans konusu, özellikle TİS ve grev haklarının “kamu görevlileri” açısından tartışılmasıyla ilgilidir.


Ancak unutulmamalıdır ki, 4688’in düzenlediği sendika hakkı konusunda da sayısız aykırılıklar vardır. Konferans başlığında ve benim sunumumda sendika hakına yer verilmemiş olması kimseyi aldatmamalıdır. 2821 sayılı Sendikalar Yasasının “matruşkası” olan 4688’deki aykırılıklar da diz boyudur.  Bu nedenle, konuşmamda değinmesem de, bildirimde 4688’in sendika hakkı alanındaki uyumsuz kurallarına da yer verdim. Bu aykırılıkların dayanakları da, TİS ve grev hakkını güvenceye alan sözleşmelerdir.
Ben, bu Konferansın sabah oturumunda, şu sorunun yanıtını vereceğim:


Toplu görüşmelere katılan üç konfederasyonun da ortak istemleri arasında bulunan, ancak  özellikle KESK’in her fırsatta –ve bu yıl daha çok vurgu yaparak- dile getirdiği toplu iş sözleşmesi ve grev hakları, iç hukuktaki engelleyici ve yasaklayıcı kurallara karşın, kamu görevlileri için uluslararası insan hakları hukukuyla (UİHH) tanınmış ve güvenceye alınmış mıdır?


Bu soruyla anlatılan sorun, öncelikle Anayasanın 90. maddesinin incelenmesini gerektirmektedir.


I. ANAYASANIN 90. MADDESİ: SON FIKRANIN ÜÇÜNCÜ CÜMLESİ


Mayıs 2004’te madde 90/son fıkraya eklenen, artık “ezbere” bildiğimiz, ancak bu kuralı uygulamakla yükümlü olanların hala anlamını yeterince kavrayamadığı ve üstlendikleri yükümlülüklerin ayırdına varamadığı üçüncü cümle ile çok şey değişti. 2004 öncesindeki ilk iki cümle döneminde tanık olduğumuz  yargıdaki kuşkular ile öğretideki tartışmalar, tümüyle değilse de önemli ölçüde sona erdi.


1. İlk iki cümleye değinmeyeceğim  bu başlık altında yanıtlanması gereken ilk soru şudur: Üçüncü cümle ile ne yapıldı ve neler değişti? Üçüncü cümlenin anlamı nedir ve içerdiği yükümlülükler nelerdir? Bu sorunun yanıtını, ayrıntısına girmeksizin,  madde başlıkları halinde sıralamakla yetineceğim:


• Onayladığımız insan hakları sözleşmeleri ile yasalar arasındaki “çatışma” sorunu açık bir kuralla kesin çözüme bağlanmıştır;
• Temelde “uluslararası” olan insan hakları sözleşmeleri  (İHS) “ulusalüstü” olmuştur;
• İHS’lerinin, “ulusalüstü” oldukları için, ulusal yasalara üstün tutularak “kendiliğinden” uygulanmasını zorunlu tutulmuştur;
• İHS’lerine ulusal hukuk üzerinde “doğrudan etki” kazandırılmıştır;
• İHS’lerin, özel yasal düzenleme yapılmasına gerek kalmaksızın uygulanması zorunlu hale getirilmiştir.
Bu beş temel saptamanın yanı sıra, 3. cümlenin getirdiği yükümlülükler bağlamında, şu saptamaları da yapmak gerekir:
• Sözleşmelerin ulusalüstülüğü ve doğrudan etkisi, yani iç hukukta özel bir yasal düzenleme yapılmaksızın kendiliğinden uygulanması zorunluluğu, yalnızca yargı yerlerini bağlamaz. Aynı zamanda yasama ve yürütmeyi de bağlar. Yasamanın yükümlülüğü, sözleşmelerin onaylanmasını uygun bulmakla; yürütmenin yükümlülüğü de, sözleşmeleri onaylayıp Resmi Gazetede yayımlamakla bitmez. Bu işlemler, aslında bir başlangıçtır. Öte yandan, yargıçlara, “... hukuka uygun olarak ...hüküm ver(me)” yükümlülüğü getiren Anayasanın 138. maddesindeki “hukuk”, onayladığımız insan hakları sözleşmelerinin oluşturduğu “ulusalüstü hukuku” da kapsar.
Söz gelimi, hükümet “Devlet Memurları Kanun Tasarısı Taslağı” hazırlarken, onaylanan sözleşmeleri göz önünde bulundurmak, aykırı kurallar koymamak zorundadır. Oysa hükümet, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da, toplu görüşmelerde sunmayı gelenekleştirdiği taslaklarında grev yasaklarını sürdürmektedir.
• İHS’leri, yalnızca sözel / pozitif metinleriyle değil, aynı zamanda yetkili denetim organlarının oluşturdukları içtihatlar da göz önüne alınarak uygulanmak zorundadır.
• Aynı konuyu düzenleyen İHS’lerinin çatışması durumunda, sözleşmelerde bu soruna ilişkin özel kural yoksa, en ileri haklar ve güvenceler içeren sözleşmeler öncelikle uygulanır.
Bu nokta, özellikle kamu görevlilerinin toplu iş sözleşmeli toplu pazarlık hakkı açısından yaşamsal önem taşımaktadır.


2. Yanıtlanması gereken ikinci soru şudur: Üçüncü cümlenin eklenmesinden sonra, ulusalüstü nitelik taşıyan ve doğrudan etkisi olan insan hakları sözleşmeleri hangileridir ? Özellikle, hangi sözleşmelerde kamu görevlilerinin TİS ve grev hakları tanınmıştır ?
Sorunun yanıtını, Uluslararası Çalışma Örgütünün (UÇÖ/ILO), Birleşmiş Millerlerin (BM) ve Avrupa Konseyinin (AK) onayladığımız başlıca İHS’lerini göz önüne alarak vereceğim:


- UÇÖ Anayasasının Başlangıç Bölümü ve Anayasanın eki olan Filadelfiya Bildirgesi,
- 87 sayılı Sendika Özgürlüğü ve Örgütlenme Hakkının Korunması Sözleşmesi,
- 98 sayılı Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkı Sözleşmesi,
- 151 sayılı Kamu Hizmetinde Örgütlenme Hakkının Korunması ve İstihdam Koşullarının Belirlenmesi Yöntemleri Sözleşmesi,
- Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi (ESKHUS),
- Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi (KSHUS),
- İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (İHAS),
- Avrupa Sosyal Şartı (ASŞ),
- Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı (GGASŞ).


Bunlara, Avrupa Birliği (AB) belgelerini de eklemek ve konuyu ayrıca ele alıp tartışmak gerekir: AB  Antlaşması ile Avrupa Topluluğu (AT) Antlaşması, Çalışanların Temel Sosyal Hakları Topluluk Şartı (TŞ) ile Anayasa Tasarısına konulan, Temel Haklar Şartı (THŞ).


Bu sözleşme ve belgelerin tümü, ilke olarak kamu görevlilerini –ve sendika hakkını da- kapsar. Kimilerinde, kamu görevlilerinin küçük bir bölümü (dar anlamda silahlı kuvvetler ile polis), istisna olarak ve –özellikle grev hakkı konusunda- denetim organlarının kararlarıyla, kapsam dışında tutulmuş, daha doğrusu tutulmalarına olanak verilmiş, yasak yada kısıtlamaların –öngörülen koşulların tümü yerine getirilmişse- sözleşmelerle bağdaşabileceği belirtilmiştir.


3. Üçüncü soru, 4688’deki aykırılıklarla ilgilidir: 4688’in onayladığımız insan hakları sözleşmelerine aykırı kuralları nelerdir?
Belirttiğim gibi, 4688’de de, 2821 ve 2822’de olduğu gibi, onayladığımız sözleşmelere sayısız aykırılıklar vardır. Ama Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı (ÇSGB), 4688 için, “ILO mevsimi”nde bile değişiklik (uyum) taslakları hazırlamıyor.  Ama kamu personel rejiminden sorumlu Devlet Bakanlığı, toplu görüşme masasına her yıl varolan hakları da daraltan ve yasakları sürdüren başka bir taslak sunmaktan geri kalmıyor!


Hem ILO denetim organlarından Uzmanlar Komisyonu (UK) ve Sendika Özgürlüğü Komitesi (SÖK) raporları,  hem de AB / Avrupa Komisyonu İlerleme Raporları,  yıllardır bu aykırılıkları yineleyip duruyor. Konuşmamda, aykırılıkları sayarak, zaman yitirmek istemiyorum. Bildirinin son başlığı olarak eklediğim bölümde görüleceği gibi, hem sendika hakkı, hem de toplu sözleşmesiz toplu görüşme hakkı ile ilgili birçok aykırılık vardır.


II. KAMU GÖREVLİLERİNİN TİS HAKKI


Önce, sendikal haklar içinde toplu iş sözleşmesi hakkının gözden kaçırılmaması gereken bir özelliğinin altını çizmek istiyorum.


1. TİS Hakkının Kendiliğinden Kullanılabilir Olmaması


Toplu iş sözleşmesi hakkı, sendika ve grev hakkından, “kendiliğinden kullanılabilir” olmamasıyla ayrılır. Çalışanlar; yasaklanmış, ağır hukuki ve cezai yaptırımlara bağlanmış olsa da, bu yaptırımları, yani gerektiğinde işten çıkarılmayı yada para ve/yada hapis cezalarına çarptırılmayı göze alarak, dilediklerinde ve koşulları oluştuğunda, sendika ve grev haklarını “kendiliğinden” kullanabilirler; bu hakları kullanmaları, kamusal yada özel işverene bağlı değildir. Ancak TİS hakkının kullanılması, öncelikle işverenin toplu pazarlık masasına oturmasına ve sonra da çalışan tarafla uzlaşmaya varmasına, iki tarafın belirli bir süre için uzlaşmasına bağlıdır. Kimi zaman, toplu eylem ve iş bırakma hakkının kullanılması da, işverenin toplu pazarlık masasına oturtulmasına yeterli olmayabilir.


Bu nedenle de TİS hakkının, sendika grev haklarından daha çok yasal düzenlemeye, daha açık ve ayrıntılı hukuksal desteğe gereksinimi vardır. Yasayla çalışma koşullarını TİS ile düzenleme zorunluluğu getirmeksizin, sendikal örgütlere bu konuda özerklik tanımaksızın, taraflarca imzalandığında kendiliğinden yürürlüğe giren bağlayıcı kurallar üretme erki tanımaksızın, TİS hakkının salt özel yada kamusal işverenlerin ne zaman ve hangilerince gösterileceği kimi zaman kestirilemeyen iyiniyet yada hoşgörülerine dayanarak kullanılması her zaman ve her koşulda olanaklı olmayabilir. Yasal düzenleme, TİS hakkına işlerlik kazandırmak için yaşamsal önem taşımaktadır.


Bu nedenle, İHS’lerden doğan bir hak olsa da, ILO ve AB bu konuda eleştirilerde bulunarak değişiklikler yapılmasını istese de, kamu görevlilerinin TİS hakkını kullanmaları, ülkemizde yasamaya, yürütmeye ve yargıya egemen olan yasacı anlayış ve gelenek de göz önüne alındığında, açık ve ayrıntılı yasal düzenlemelerin yapılmasına bağlıdır. Devlet, onayladığı sözleşmelerden doğan TİS hakkına ilişkin düzenlemeyi yapmakla, Anayasa ve yasaları değiştirmekle yükümlüdür. Bu, 90. maddenin gereği olan anayasal bir yükümlülüktür. Denetim organları da, bu “olumlu yükümlülüğün” altını çizmektedirler.


2. 98 Sayılı Sözleşme ve Kamu Görevlileri


Toplu pazarlık hakkının ILO çalışma hukuku çerçevesindeki ilk önemli dayanağı, anayasal niteliklidir. 1944’te kabul edilen ve 1946’da ILO Anayasasıyla bütünleştirilen Filadelfiya Bildirgesi; “toplu pazarlık hakkının fiilen tanınması”na da açıkça yer vermiştir.  87 ve 98 sayılı sözleşmeler de bundan kısa bir süre sonra, 1948 ve 1949 yıllarında kabul edilmiştir.


Onayladığımız İHS’ler içinde, kamu görevlilerinin toplu iş sözleşmeli toplu pazarlık hakkının birincil ve temel dayanağı, 98 sayılı sözleşmedir. Denetim organları (UK ve SÖK), sözleşmenin tek maddeyle düzenlediği bu hakkın, kişiler ve konular yönünden uygulama alanını ve kapsamını, yarım yüzyılı aşan denetim süreci boyunca oluşturduğu yerleşik içtihatlarıyla ortaya koymuştur. Kararlarının önemli bir bölümü, Anayasa ve yasalardaki aykırılıklar nedeniyle Türkiye için de yinelenmiştir.


98 sayılı sözleşmenin kişiler yönünden uygulama alanı konusunda, yetkili denetim organının (UK) yerleşik kararı, 98’in kapsamı, yani toplu iş sözleşmeli toplu pazarlık hakkının kapsamı dışında bırakılabilecek kamu görevlilerini şöyle tanımlamıştır: “Devlet adına otorite işlevleri yerine getiren”, “kamu gücünün organları olarak hareket eden” kamu görevlileri.  Bu tanıma, 657 sayılı yasanın memur olarak tanımladığı kamu personelinin tümünün girmediği açıktır.


Türkiye, TİS ve grev hakları açısından, kamu görevlilerinin tümünü 98’in kapsamı dışında tutmuş olması nedeniyle yıllardan beri eleştirilmektedir. Gerek UK’nin raporlarında, gerekse AB’nin İlerleme Raporlarında, bu eleştirilere sürekli olarak yer verilmektedir. UK, SÖK ve Avrupa Komisyonu, hükümetlerin, 4688’in 151 sayılı sözleşmeye uygun olduğu, çünkü 151’in “özel” sözleşme niteliği taşıdığı yolundaki –hem raporlarında yer verdiği ve hem de Uygulama Komisyonunda dile getirdiği- savunmalarını geçerli saymamaktadır.


3. BM Sözleşmeleri ve ASŞ / GGASŞ


Kamu görevlilerinin TİS hakkının uluslararası dayanakları arasında, onayladığımız –ve grev hakkıyla ilgili olarak biraz sonra değineceğim- BM ikiz sözleşmelerinden Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi  ile 6. maddesinin tün fıkralarına çekince koyduğumuz ASŞ de bulunmaktadır. Bu çekince, onay süreci, ya Avrupa Komisyonunun İlerleme Raporları yada ILO Genel Konferansı öncesinde -2 Şubat 2005’te- başlatılan, ancak bir türlü sonuçlandırılmak istenmeyen GGASŞ’nin 6. maddesinde de sürdürülmektedir.


III. KAMU GÖREVLİLERİNİN GREV HAKKI


Kamu görevlilerinin grev hakkının iki “uluslararası”, daha doğrusu 90. maddenin son fıkrasına yapılan eklemeden sonra “ulusalüstü” hukuksal dayanağı vardır. Biri, 87 sayılı sözleşmedir, öteki de Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesidir. Ancak bunlara, açıklayacağım nedenlerle Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi ile 6. maddesine çekince konulan Avrupa Sosyal Şartını da –onay işlemlerinin tamamlanmasıyla ASŞ’nin yerine yürürlüğe girecek olan GGASŞ’yi de- unutmamak gerekir.


1. 87 Sayılı Sözleşme


Sendika özgürlüğünü devlete karşı güvenceye alan bu sözleşmede, sözcük olarak açıkça yer almamış olmakla birlikte, ILO denetim organları, 1950’li yılların başından beri grev hakkını 87 sayılı sözleşmeden çıkarmıştır. Gerek “ILO üyesi” olan devletleri, gerekse 87 ve 98’i onaylayan “taraf” devletleri, ulusal mevzuatları ile uygulamalarındaki aykırılıkları eleştirmekte, uygunluk sağlayıcı değişiklikler yapmalarını istemektedirler. Türkiye, ancak 1993’te onayladığı 87 sayılı sözleşmenin uygulanması kapsamında, bu tarihten çok önce de, “üye devlet” olarak 1950’li yılların başından beri eleştirilmektedir.


SÖK ve UK, 87’nin üç ayrı kuralına dayanarak, grev hakkını, gerek özneleri, gerekse türleri açısından geniş bir yaklaşımla, toplu iş sözleşmesi sürecini aşan bir çerçevede güvenceye almışlardır. Bu konularda, çok kapsamlı bir uluslararası  ortak hukuk oluşturmuşlardır. Bu konudaki kararlarının çok büyük bir bölümünü, 1982 ve 1983’ten beri, ülkemiz için de yinelemişlerdir, yinelemeyi sürdürmektedirler. Yalnızca, aykırılıkları eksik biçimde sıralamış olmasına karşın, UK’nin 2005 raporuna bakmak bile yeterlidir.


Hem Anayasanın 54. maddesinde, hem de 2822’de, grev hakkıyla ilgili sayısız aykırılıklar vardır. Kuşkusuz, 657’deki genel ve kesin grev yasağı da sözleşmelere ve içtihatlara aykırıdır. Yeni Ceza Yasasının kamu görevlileri için öngördüğü görevi terk suçu da uluslararası hukukla bağdaşmamaktadır. ASŞ’nin 6. maddesine çekince konulmuş olması, bu belge açısından hiçbir aykırılık yada uyumsuzluk bulunmadığı anlamına gelmez.


Aykırılıklar, öncelikle 87 sayılı sözleşme açısından söz konusudur. 87’nin sözel metninde grev hakkının bulunmaması, aykırılıklar için bir gerekçe yada dayanak olamaz. Bu sözleşmeyi, asgari kurallar olarak, ILO denetim organları gibi anlamak ve uygulamak zorundayız. Nasıl İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi kararlarını yok sayamıyorsak ve sözleşmenin sözel metinlerinde açıkça yer almayan konulara ilişkin kararlarını uygulamamazlık yapamıyorsak, UÇÖ denetim organlarının kararlarını da aynı yaklaşımla ele almak ve gereklerini yerine getirmek zorundayız. UÇÖ denetim organlarının “yargısal” nitelik taşımaması, uygulamaktan kaçınmanın ve gerekli uyum düzenlemelerini yapmamanın gerekçesi olamaz.


Denetim organlarının, sözleşmelerin sözel metinlerini aşan bu yaklaşımları eleştirilebilir. Ancak, bu tür farklı görüş ve eleştiriler, onaylanmış sözleşmelerden doğan yükümlülüklerin yerine getirilmemesinin gerekçesi olamaz. Sözleşmeler, ancak ve yalnız uluslararası denetim organlarının kararlarına göre yorumlanabilir ve uygulanır. Tersini düşünmek, sendikal hakları da kapsayan insan hakları alanında alt düzeyde bir ortak payda oluşturma anlamında “uluslarararasılaşma” ile bağdaşmaz.


ILO normları söz konusu olduğunda, mutlaka altı çizilmesi gereken bir sorun da, 87 ve 98 ile 151 sayılı sözleşmeler arasındaki ilişki, 87 ve 98’in 151’e öncelik ve üstünlüğü ilkesidir.


Bu sorun, kamu görevlilerinin sendikal hakları söz konusu olduğunda özel bir önem taşır. Örneğin Türkiye, ILO’nun sendikal haklarla ilgili üç sözleşmesini onaylamıştır. Bunlardan 87 ve 98 sayılı olanları, “temel insan hakları sözleşmeleri”dir. 151 sayılı sözleşme ise, hem bu nitelikte değildir, hem de 1. maddesinde açık bir çatışma kuralına yer vererek bu sorunu duraksama ve kuşkulara yer vermeyecek biçimde çözmüştür: “Benden daha ileri güvenceler sağlayan başka uluslararası sözleşmeler varsa, önce onlar uygulanır, çünkü ben yedek sözleşmeyim” demiştir. Bu pozitif kuralı göz ardı edip, her ikisi de onaylandığı için, “151, özel ve sonraki bir sözleşmedir, 87’ye üstün tutularak uygulanır” diyerek, “genel yasa-özel yasa” ve “önceki yasa-sonraki yasa” ilişkisine dayandırılan yorum ilkeleri çerçevesinde değerlendirme yapılamaz. Sözleşmenin açık pozitif kuralı, bu tür farklı yorum olasılıklarına olanak tanımamıştır.  Bu sözleşmelerin üçünü de onaylayan bir üye devlet, öncelikle daha ileri haklar içeren 87 ve 98 ile bağlıdır. 151’in kamu görevlileriyle ilgili “özel” ve daha “yeni” (sonraki) bir sözleşme olmasının hiçbir önemi yoktur.


2. Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi


Birleşmiş Milletlerce 1966 yılında kabul edilen ikiz sözleşmelerden Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi (ESKHUS), 2003’te onayladığımız bir sözleşme olarak, grev hakkı konusunda açık ve doğrudan yükümlülükler getirmiştir.
Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesinin kararları, sözleşmenin 8. maddesine gönülsüzce (kerhen) yazılan bir kural gibi duran tek cümlelik kısa düzenlemenin kapsamını göstermiştir. UÇÖ ve ASŞ denetim organları kararlarına koşut bir yaklaşımı yansıtan bu kararlar, özellikle temel hizmetlerde çalışmayan memurlara getirilen kesin grev yasağının sözleşmeye aykırı olduğunu vurgulamıştır. Öte yandan da, grev hakkının kamu görevlilerine tanınması için devletin “olumlu” yükümlülüğünün bulunduğunu ortaya koymuştur.  Sözleşmeyi onaylayan bir devletin, yalnızca yasakları kaldırması, mevzuatı yasaklardan arındırması yeterli değildir, aynı zamanda hakkı tanıyan ve kullanılmasını sağlayan somut düzenlemeler yapması gerekir. Başka deyişle, “grev yasağı” ve “grev özgürlüğü” rejimlerinden “grev hakkı” rejimine geçilmesi gerekir.


3. Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi


İkiz sözleşmelerin onayladığımız ikincisinin, Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesinin 22. maddesinin pozitif metninde yalnızca “sendika” hakkı tanınmış ve İHAS’ta olduğu gibi, “herkes” için güvenceye bağlanmıştır.


Bununla birlikte, sözleşmenin denetim organı olan İnsan Hakları Komitesi (İHK) kararlarında, salt “işçiler”in değil memurların da örgütlenme ve grev haklarından yararlanıp yararlanmadıkları araştırılmış ve bu haklar da sözleşme uygulamasında denetim kapsamında tutulmuştur. Örneğin Komite, ILO ve ASŞ denetim organları gibi, Almanya’nın memurlara dayattığı mutlak grev yasağını eleştirmiş, sonuç olarak yasağı sözleşmeye aykırı bulmuştur. 


Gerek İHK, gerekse ESKHK, genel olarak sendikal haklar ve özel olarak da grev hakkı konusunda, uluslararası ortak sendikal haklar hukukuyla bağdaşan bir yaklaşım benimsemişlerdir.


4. İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi


1954’te onayladığımız İHAS, 11. maddesinde, yalnızca sendika hakkını düzenler. Ancak, İHAM önüne gelen davalarda, toplu eylemler ve grev hakkı sorunu da tartışılmış ise de, grev hakkı için olumlu sonuca varılmamıştır. Buna karşılık, toplu eylemler hakkı için olumlu karar verilmiştir. Mahkeme, Wilson ve ötekiler- B. Krallık davasında, sendikanın, işverenleri toplu pazarlığa inandırmak (zorlamak) için, toplu eylemleri de kapsayan önlemler alabileceğini belirtmiştir. İHAM’a göre sözleşme, grev hakkını güvenceye almamıştır. Ancak, devletin, sendikaların üyelerinin ortak çıkarlarını korumada başvuracağı araçları, bunlardan birini oluşturan grev hakkını toptan ve genel olarak yasaklamaması gerekir.


Öte yandan, İHAM kararlarına göre, sendikaların üyelerinin çıkarlarını savunma hakkı, “toplu eylemler yoluyla mesleksel çıkarları savunma hakkı”nı içermektedir (Gustafsson). Ayrıca Mahkeme, UNISON – B. Krallık davasında, grev yasağı sendika özgürlüğüne bir kısıtlama oluşturur demiştir. 


Mahkeme, 21 Şubat 2006 tarihli Tüm Haber-Sen ve Çınar-Türkiye davasına ilişkin kararında, eski kararlarını anımsatmış; özellikle “çıkarları savunma” amacının boş ve gereksiz sözler olmadığını vurgulamıştır:


“Çıkarlarının savunması için” sözcükleri, gereksiz, boş sözler değildir. Sözleşme, bir sendikanın üyelerinin mesleksel çıkarlarını toplu eylem (action collective) ile savunma özgürlüğünü korumaktadır. Taraf devletlerin, bu toplu eyleme hem izin vermesi, hem de kullanılmasına ve geliştirilmesine olanak tanıması gerekir.” 


5. Avrupa Sosyal Şartı


Grev hakkını, toplu eylemler hakkının kapsamında bir hak olarak uluslararası düzlemde açıkça ve ilk kez tanıyan ASŞ (ve bu kuralı aynen alan GGASŞ), bu hakkın öznelerinin “çalışanlar”, amacının da “çıkarların korunması” olduğunu belirtmiştir. Çalışanların, kamu görevlilerini kapsadığına kuşku yoktur. Hakka getirilebilecek sınırlamaların koşulları vardır. Bu koşullar da, kamu görevlilerinin tümüne grev yasağı konulmasını ve konulmuşsa sürdürülmesini haklı göstermez.


ASŞ bağlamında özel vurgu gerektiren nokta, 5 ve 6. maddelerdeki sendika, toplu pazarlık ve grev haklarının öznelerinin dar anlamda çalışanlarla sınırlı tutulmamış olmasıdır. Sosyal Haklar Avrupa Komitesine göre, “emeğe bağlı hakları kullanan emekliler, işsizler ve evde çalışanlar da sendikal haklardan yararlanabilirler”.  Bu karar, benim ILO ve BM denetim organlarında örneğine rastlamadığım, sendikal hakların kişiler yönünden uygulama alanına önemli ve olumlu açılım getiren yerinde bir karardır. Sendikal hakların öznelerini eylemli olarak çalışanların ötesine taşıyan bu kararın,  öteki denetim organlarınca da göz önüne alınacağını düşünüyorum.


ASŞ bağlamında bir başka noktaya daha değinmek gerekir. Birinci Bölümünde, taraf devletlerce izlenen sosyal politikaların yönünü belirleyen temel ilkeler olarak aynı sosyal haklara yer veren ASŞ, 6. maddesinde grev hakkını öngörmüştür. İkinci Bölümdeki 6. maddeye çekince konulmuş olsa bile, ASŞ’yi imzalayıp onaylayan Avrupa Konseyi üyesi bir devlet, sendikal yasakları mevzuatından ayıklamakla yükümlüdür.


6. Avrupa Birliği Hukukunda Grev Hakkı


Öncelikle şu noktayı belirtmek gerekir ki, sendikal haklarda uyum sorunu, Avrupa Birliğine üyelik sürecinin başlamasından, hatta tam üyelik başvurusunun yapıldığı 14 Nisan 1987’den önce de vardı. Bu nedenle uyum sorunu, gerek bu yönüyle, gerekse uyumsuz ve aykırı kuralların içerik olarak değerlendirilmesi açısından, “öncelikle UÇÖ’ye uyum sorunu”dur. AB’ye üyelik süreci, müzakere tarihinin alınmasından önceki ve sonraki çeşitlli aşamalarıyla, 1980 12 Eylülünden beri varolan bu soruna yeni bir destek sağlamıştır.


Vurgulamak istediğim bir başka nokta da şudur: Avrupa Birliğinin, sendikal haklarda uyum sorununa yaklaşımının iki özelliği vardır.


Birincisi, Avrupa Komisyonunca 1998’den beri her yıl hazırlanan İlerleme Raporlarında, bu sorunu Kopenhag siyasal kriterleri bağlamında ele alıp değerlendirmesidir.  Sendikal haklarda uyumun bir “insan hakları sorunu” olarak ele alınması kanımca da doğrudur. Çünkü Birliğin antlaşmasal kurucu ilkelerinden biri, belirtildiği gibi, insan haklarına saygı ilkesidir.


İkinci özellik de, İlerleme Raporlarında, genel olarak sendikal haklar ve özel olarak da grevi kapsayan toplu eylem hakları konusunda, “Topluluk / Birlik mevzuatı” yada “Topluluk hukuku” gibi genel terimler kullanılmış olmakla birlikte, Topluluk Şartı (TŞ) ile Temel Haklar Şartından (THŞ) söz edilmemiştir. Buna karşılık, neredeyse her yıl ASŞ’nin 5. ve 6. maddelerine konulan çekinceler eleştirilmiş ve kaldırılması istenmiştir.


1998 İlerleme Raporunda, “grev hakkının çeşitli kısıtlamalara ve karmaşık usullere bağlı tutulmuş” olduğunun belirtilmesiyle başlayan uyum sorunu, izleyen yıllardaki İlerleme Raporlarında yinelenen eleştirilerle 2005’e değin sürmüştür. İlerleme Raporlarında özetle, 4688 sayılı KGSK’nin, toplu pazarlık ve grev haklarına yer vermemiş olması eleştirilmiştir. Türk mevzuatının Topluluk mevzuatından hala çok farklı olduğu, Topluluk mevzuatına uyum çizgisinden uzak bulunduğu, Türkiye’nin sendikal hakları tam olarak hızla tanıması gerektiği sürekli biçimde vurgulanmıştır.


Avrupa Birliği Hukuku, grev hakkı açısından, hukuksal zorlayıcılığı bulunmayan iki belgesiyle güvence içermektedir. Ancak, bunların dışında, yürürlükteki AB ve AT Antlaşmalarındaki kurucu ilkeler arasında yer alan “insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı” ilkesi de, genel olarak sendikal hakların dayanakları arasındadır.


a. Topluluk Şartı
Aralık 1989’da kabul edilen  Topluluk Şartı, ASŞ ile ESKHUS’den sonra üçüncü belge olarak, grev hakkını da içeren toplu eylemler hakkını tanımıştır (m. 13/1). Grev, genel nitelikli toplu eylemler hakkının özel bir biçimidir. Bir yasal düzenlemede, yalnızca grev hakkına yer verilmesi, TŞ’ye aykırıdır. TŞ, bu hakları, ASŞ gibi, yalnızca “çıkar uyuşmazlıkları” için güvenceye almıştır. Kuşkusuz, çıkar uyuşmazlıkları, salt toplu iş sözleşmesi imzalanması süreciyle sınırlı değildir.
TŞ, sendika hakkının öznelerini “çalışanlar” olarak belirlemiş, ancak grev ve toplu eylemler hakkı için açık bir düzenleme yapmamıştır. Bununla birlikte, madde  14’teki düzenlemeye dayanarak, bu hakkın öznesinin de “çalışanlar” olduğunu ve kamu görevlilerini de kapsadığını belirtmek gerekir.
b. Temel Haklar Şartı
7-8 Aralık 2000’de Nis’te yapılan Avrupa Konseyi doruğunda imzalanan Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı, Topluluk Şartı gibi, “çıkar uyuşmazlıkları” durumunda, grevi de kapsayan toplu eylemler hakkını açıkça tanımıştır. Hakkın öznelerini de, “çalışanlar ve işverenler yada her birinin kendi örgütleri” biçiminde, açıkça belirlemiştir. Sendika tekeli öngörmemiştir.
AB belgeleri, ASŞ’den esinlenerek, çalışanların ve/yada örgütlerinin çıkarlarını koruma araçlarını grev hakkıyla sınırlandırmamıştır. Grev, daha kapsamlı toplu eylemler hakkının özel ve en çok bilinen biçimidir.
c. AB Anayasa Tasarısı
Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğinin gerçekleşeceği varsayılan on –hatta onbeş yada yirmi- yıllık süre içinde, yürürlükteki Nis Antlaşmasının yerini alacak AB Anayasa Tasarısına da değinmek gerekir.
AB Anayasa Tasarısı, I. Bölümünde, “Birlik, (Anayasanın) II. Bölümünü oluşturan Temel Haklar Şartında açıklanan hak, özgürlük ve ilkeleri tanır” diyerek, THŞ’nin Birlik kurumlarını ve üye devletleri bağladığını, daha önemlisi, THŞ’ye anayasal bir değer kazandırdığını açıkça ortaya koymuştur.
THŞ, sendikal haklar açısından içeriği değiştirilmeksizin, parçası olduğu AB Anayasa Tasarısıyla, hukuksal bağlayıcılığı güçlendirilen bir belge olmuştur. Anayasayla bütünleştirildiğinden, anayasal bir değer kazanmıştır. Başka deyişle, aralarında sendikal hakların da bulunduğu temel sosyal haklar, Birlik üyesi devletlerin yurttaşları ve bu devletlerde çalışan üçüncü ülkeler yurttaşları / çalışanları için anayasal bir hak olmuştur.
Ancak, yürürlükteki Nis Antlaşmasında olduğu gibi, Anayasa Tasarısında da örgütlenme, grev ve lokavt hakları konusunda Birlik kurumlarına “ulusalüstü” düzenleme yapma yetkisi tanınmayarak yetkinin üye devletlerde bırakılması, ciddi bir çelişkidir.


IV. UYUM SORUNU VE AYKIRILIKLAR


Sendikal haklarda uyum sorunu, öncelikle UÇÖ’ye ve sonra da BM’ye, AK’ye ve AB’ye karşı yıllardır vardır ve sürmektedir. Yapılan anayasal ve yasal değişikliklere karşın, hem sendika, hem toplu pazarlık ve hem de, özellikle de, grev hakkı için aykırılıklar vardır. Uyum sorunu, işçilerin sendikal haklarıyla sınırlı değildir, kamu görevlilerini de kapsamaktadır. Gerek ILO denetim organları ve gerekse İlerleme Raporları, aykırılıkların kamu görevlileriyle ilgili boyutunu, 4688 sayılı yasanın çıkarılmasından çok önce de belirtmişlerdir.


1. Anayasa ve Yasalardaki Aykırılıklar
Genel olarak sendikal haklarda, özel olarak da grev hakkı konusundaki aykırılıklar listesi, UÇÖ’nün ve AB İlerleme Raporlarının belirttiklerinden çok daha geniştir. Sanıldığının ve söylendiğinin tersine, gerçekleştirilen uyum sağlayıcı anayasal ve yasal değişiklikler, sağlanması gerekenlerden daha azdır. Uyum sorunu, sanıldığından daha ciddi ve ağırdır, büyük ve kapsamlıdır. Aykırılıklar listesi, hem grev hakkı, hem de toplu eylemler hakkı ile ilgilidir.
Uyum sorununun odağında grev hakkı vardır. Grev hakkı konusundaki durum, anayasal ve yasal düzenlemelerin yapıldığı 1982 ve 1983’e oranla, “sıfıra sıfır, elde var sıfır”dır. Anayasanın 54. maddesine hiç dokunulmamıştır. 2822’de, birkaç değişiklikle yetinilmiştir. 4688 ise, kamu görevlileri için varolan 657’deki yasağı kaldırmamıştır.  Daha önemlisi ve üzücü olanı, gerek Devlet Personel Başkanlığının hazırladığı taslaklarda,  gerekse AKP hükümetleri döneminde hazırlanıp toplu görüşme masasına getirilen taslaklarda, grev yasağının korunmasıdır.
Anayasa ve yasalardaki aykırılıkları, yalnızca kamu görevlilerinin sendikal hakları açısından sırlamakla yetineceğim. Ve başlangıçta da belirttiğim gibi, bu Konferansın konusu dışında bırakılan “sendika hakkı” ile ilgili aykırılıkları da, listeyi eksik bırakmamak için sıralayacağım.
a. Sendika Hakkına İlişkin Uyumsuz Kurallar
 Kamu görevlilerine, “kendi aralarında” ve 53. maddenin 1. ve 2. fıkraları ile 54. madde hükümlerine “tabi olmayan” sendikalar ve üst kuruluşlar kurma hakkı tanınması (AY, m. 53/3);
 4688 sayılı yasanın, 2821 sayılı Sendikalar Yasasının “matruşkası” olmasının doğal sonucu olarak, sendikal örgütlerin tüzüklerini yapma, yönetim ve etkinliklerini düzenleme, temsilci ve yöneticilerini seçme haklarına karışma oluşturan aşırı ayrıntılı düzenlemeler yapmış olması;
 Üst kuruluşlar oluşturma hakkının konfederasyonlarla sınırlı tutulması ve örneğin federasyonlar kurulamaması (4688, m. 3/g);
 Konfederasyon kurmak için, değişik işkollarında kurulu enaz beş sendikanın bir araya gelmesinin zorunlu olması (4688, m. 3/g);
 Kamu görevlileri sendikalarının “hizmet kolu” temellerine dayalı olarak kurulmalarının ve Türkiye çapında etkinliklerde bulunmalarının zorunlu tutulması (4688, m. 4);
 Kamu görevlilerinin, işyeri yada meslek temeline dayalı sendika kurmalarının yasaklanması, böylece örgütlenme özgürlüğünün alt (ve üst) düzeylerde sınırlandırılması (4688, m. 4/2, 2. cümle);
 Sendika kurucusu olabilmek için “Türk vatandaşı” ve “Türkçe okur-yazar” olma koşullarının aranması, dolayısıyla yabancıların ve Türkçe bilmeyenlerin sendika kurucusu olamaması (657 sayılı yasa, m. 48/A, 1);
 Kamu görevlileri sendikaları kurucusu olabilmek için en az iki yıldan beri kamu görevlisi olarak çalışma zorunluluğu (4688, m. 6/2);
 Adaylık veya deneme süresini tamamlamayanların yasa anlamında kamu görevlisi sayılmaması ve dolayısıyla sendika hakkından yoksun kalması (4688, m. 3/a);
 Özel Öğretim Kurumları Yasasına bağlı okullarda öğretmenlik yapanların sendikalara üye olmasını ve sendika kurmalarını yasaklayan kuralın 2821’den çıkarılmasına karşın bu yasada yürürlükte kalmayı sürdürmesi (625 sayılı yasa, m. 32);
 Sendikalara üye olması yasaklanan kamu görevlilerinin kapsamının çok geniş tutulması (4688, m. 15);
 İşçi sendikasına üyeliğin ve üyelikten çekilme bildiriminin noterce tasdik koşuluna bağlı tutulması (2821, m. 22/3 ve 25/2; 4101, m. 6);
 Yerel ve genel seçimlerde aday olan sendika ve konfederasyon yöneticilerinin, organlardaki görevlerinin  adaylık süresince askıda kalması ve seçilmeleri durumunda ise görevlerinin son bulması (4688, m. 18/4; 5198, m. 18/6);
 İşyerlerinde işyeri temsilcisi seçme yetkisinin, yalnızca en çok üye kaydetmiş kamu görevlileri sendikasına tanınmış olması (4688, m. 23);
b. Toplu Görüşme, Toplu Pazarlık ve Toplu İş Sözleşmesi
Haklarına İlişkin Uyumsuz Kurallar
 Toplu iş sözleşmesi hakkının “işçiler” ile sınırlı olarak anayasal güvenceye alınması (AY, m. 53/1);
 Toplu görüşme hakkının, kamu görevlileri arasında “kamu erki”ni kullananlar ve kullanmayanlar, yani “devlet adına otorite işlevleri” yerine getirenler ve getirmeyenler yönünden bir ayrım yapılmaksızın tümü için toplu iş sözleşmesine olanak vermeyecek biçimde tanınması ve kamu görevlilerinin, toplu iş sözleşmesi hakkını anayasal güvenceye alan 53. maddenin 1. ve 2. fıkralarının kapsamı dışında tutulması (AY, m. 53/3);
 Yetkili kamu görevlileri sendika ve konfederasyonları ile Kamu İşveren Kurulu arasında yapılacak toplu görüşmenin konu ve düzey yönlerinden sınırlandırılması ve bunları belirleme yetkisinin taraflara bırakılmamış olması (4688, m. 3/h ve m. 28);
 Kamu görevlileri adına toplu görüşmeye katılacak sendikal örgütlerin (sendika tarafının), “her hizmet kolunda kurulu yetkili kamu görevlileri sendikaları ile bunların bağlı bulundukları konfederasyonlar” olarak belirlenip sınırlandırılması (4688, m. 29/1);
 Toplu görüşme yapmaya yetkili kamu görevlileri sendikaları ile bunların bağlı bulundukları konfederasyonların toplu görüşmelere ancak “Kamu İşveren Kurulu üyelerinin sayısı kadar temsilci ile katıl(masının)” zorunlu tutulması ve bu sınırlamanın, kimi yetkili sendika temsilcilerini toplu görüşmeye katılma hakkından yoksun bırakabilmesi (4688, m. 29/3);
 Toplu görüşme yapmaya yetkili kamu görevlileri sendika ve konfederasyonlarının, yalnızca her hizmet kolunda en çok üyeye sahip sendika ile bunların bağlı oldukları konfederasyonlar” olarak belirlenmesi (4688, m. 30/1);
 Toplu görüşmeye katılmaya yetkili kamu görevlileri sendikaları ile konfederasyonlarını belirleme yetkisinin, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına (siyasal ve yönetsel yetkililere) tanınması (4688/5198, m. 30/2, b);
 Toplu görüşmenin tarihinin belirlenmesi ve “en geç onbeş gün içinde” sonuçlandırılmasının zorunlu tutulması (4688, m. 34/1).
c. Toplu Eylem ve Grev Hakkına İlişkin Uyumsuz Kurallar
Geniş anlamda sendika özgürlüğünün onayladığımız sözleşmelerde öngörülen evrensel ve bölgesel kural ve ilkelerinin güvencesi altında bulunan toplu eylemlere başvurma hakkı ile onun uygulamada en çok bilinen ve başvurulan biçimini oluşturan grev hakkı konusunda, Anayasada ve sendikal yasalarda gerek 87 sayılı sözleşmeye ve gerekse Topluluk Şartı ile Temel Haklar Şartına (AB Anayasasına) aykırı ve uyumsuz kurallar vardır. Kamu görevlileri ile sendikaları için geçerli olan aykırı ve uyumsuz kuralların kimileri şunlardır:
 Grev hakkının, ilkece “çalışanlar” değil yalnızca “işçiler” için anayasal güvenceye alınmış olması (AY, m. 54/1);
 Kamu görevlileri sendikalarının “54 üncü madde hükümlerine tabi olma(dıkları)” belirtilerek, “grev özgürlüğü”nün “grev yasağı” rejimine dönüştürülmek istenmesi (AY, m. 53/3);
 Devlet Memurları Yasasının, “devlet memurlarının greve karar vermeleri, grev tertiplemeleri, ilan etmeleri, bu yolda propaganda yapmaları yasaktır. Devlet memurları, herhangi bir greve veya grev teşebbüsüne katılamaz, grevi destekleyemez veya teşvik edemezler” diyerek, tüm memurlar için kesin “grev yasağı” öngörmesi (657, m. 27);
 Devlet Memurları Yasasının, “bir daha devlet memurluğuna atanmamak” üzere, yani kesin olarak “devlet memurluğundan çıkarma” cezasıyla yaptırıma bağladığı “fiil ve haller” arasında, “...işi yavaşlatma ve grev gibi eylemlere katılmak veya bu amaçlarla toplu olarak göreve gelmemek, bunları tahrik ve teşvik etmek veya yardımda bulunmak” eylemlerini de sayması (657, m. 125/E, a);
 1 Haziran 2005’te yürürlüğe giren 5237 sayılı yeni Türk Ceza Yasasının; “ (1) hukuka aykırı olarak ve toplu biçimde, görevlerini terk eden, görevlerine gelmeyen, görevlerini geçici de olsa kısmen veya tamamen yapmayan veya yavaşlatan kamu görevlilerinin her biri hakkında üç aydan bir yıla kadar hapis cezası verilir. Kamu görevlisi sayısının üçten fazla olmaması halinde cezaya hükmolunmaz. (2) Kamu görevlilerinin mesleki ve sosyal hakları ile ilgili olarak, hizmeti aksatmayacak biçimde, geçici ve kısa süreli iş bırakmaları veya yavaşlatmaları halinde, verilecek cezada indirim yapılabileceği gibi, ceza da verilmeyebilir” diyerek, barışçı iş yavaşlatmayı da kapsamak üzere, ekonomik ve sosyal hak ve çıkarlarını korumak amacıyla gerçekleştirilebilecek toplu eylemleri, indirimli yada cezadan bağışık tutma olanağı tanıyarak da olsa, “hapis cezasıyla” yaptırıma bağlamış olması (m. 260);
 Özel öğretim kurumlarında grev yapılamaması (625 sayılı yasa, m. 32);
 Özel güvenlik personelinin greve katılamaması (5188 sayılı ve 10.06.2004 tarihli yasa, m. 17).


2. İlerleme Raporlarında Sendikal Haklar
Avrupa Komisyonunun, 4688 sayılı yasanın yürürlüğe girmesinden önce hazırlanan ilk üç İlerleme Raporundan birincisi olan 1998 İlerleme Raporunda;  Kopenhag siyasal ölçütlerinden (koşullarından) birini oluşturan “insan hakları ve azınlıkların korunması” bağlamında “ekonomik, sosyal ve kültürel haklar”a ilişkin değerlendirmeler yapılmış, özellikle “grev hakkının, çeşitli kısıtlamalara ve karmaşık usullere bağlı tutulmuş” olduğu belirtilmiştir.
1999 İlerleme Raporunda;  “ekonomik, sosyal ve kültürel haklar” alanında, 1998 İlerleme Raporundan beri “hiçbir özel gelişme olmadığı” belirtilmiş, “istihdam ve sosyal işler” başlığındaki sosyal diyalog ve sendikal haklar konusunda yapılan değerlendirmeler arasında, “Türk mevzuatının, özellikle kamu görevlileri sendikaları hakkında, hala kısıtlayıcı (yasakçı) kurallar içerdiği” vurgulanmıştır.
2000 İlerleme Raporunda;  “Üyelik Ölçütleri” başlıklı bölümün “siyasal ölçütler”e ilişkin birinci alt başlığının “insan hakları ve azınlıkların korunması”na ayrılan ekonomik, sosyal ve kültürel haklara ilişkin bölümünde, “sendikaların rolü ve grev hakkı konusunda güçlüklerin sürüp gittiği;” hazırlanmakta olan kamu kesiminde sendikalara ilişkin bir yasa (tasarısının), kamu kesiminde örgütlenme hakkına önemli kısıtlamalar getirebileceği” belirtilmiştir. Başka aykırılıklara ve UÇÖ denetim organlarından Uzmanlar Komisyonunun yıllık raporlarında sürekli yer alan iki eleştiriye de yer veren 2000 İlerleme Raporunun sonuç bölümünde, “sosyal politika” konusunda, sürekli yinelenen “Türk mevzuatı(nın) … Topluluk mevzuatından hala çok farklı” olduğu saptaması yapılmıştır.


2001 İlerleme Raporunda;  “ekonomik, sosyal ve kültürel haklar” bölümünde, Anayasanın 51. maddesinin değiştirilmesi ile Kamu Görevlileri Sendikaları Yasasının –beş ay önce- yürürlüğe girmemiş olmasına değinilmiş ve gerçekleştirilen başlıca değişikliklerle ilgili konularda saptamalar yapılmış, 4688 sayılı yasanın “örgütlenme hakkı gibi kimi sendikal haklar öngördüğünü, ancak ne toplu pazarlık ne de grev haklarına yer verdiğini”, birçok kamu görevlisi kesiminin sendikal haklardan yararlanmadığını, yasanın, ne Topluluk kazanımlarına ne de Türkiye’nin onayladığı UÇÖ/ILO sözleşmelerine uygun olduğunu”, “birçok alanda Türk mevzuatının Birlik mevzuatından çok farklı olduğunu”  vurgulamıştır.


2002 İlerleme Raporunda;  ekonomik ve sosyal haklar bölümünde, sendikal haklar alanında hiçbir ilerleme olmadığı vurgulanmıştır. “Türkiye’nin, sendikal hakların tam olarak tanınması yolunda hızla ilerlemesi gerekir” diyen ve “Topluluk kazanımlarına ve Türkiye’nin onayladığı UÇÖ sözleşmelerine uygun olmayan” 4688 sayılı yasanın değiştirilmediğini  belirten İlerleme Raporu, “Türk mevzuatının hala Topluluk kazanımlarına uyum çizgisinden uzak” olduğunu yinelemiştir.
2003 İlerleme Raporunda;  ASŞ’nin 5. ve 6. maddelerine konulan çekinceler konusunda hiçbir ilerlemenin gerçekleşmediği ve bu çekincelerin kaldırılması gerektiği, sendika hakkı konusunda önemli baskılar (engeller) içeren ve grev hakkı ile toplu pazarlık hakkını dışlayan 4688 sayılı yasanın değiştirilmediği yinelenmiş ve sonuç olarak, “2002’de de belirtildiği gibi, Türkiye’nin, sendikal hakların tam olarak tanınması yolunda hızla ilerlemesi gerektiği” bir kez daha anımsatılmıştır.


2004 İlerleme Raporunda;  sendikal haklara ilişkin önceki saptamalar yinelenerek, “sendika özgürlüğü ve grev hakkını da kapsayan toplu pazarlık hakkının, ağır kısıtlamalara bağlı olmayı sürdürdüğü”, Avrupa Sosyal Şartının 5. ve 6. maddelerine konulan çekincelerin hala kaldırılmadığı, sendika ve toplu pazarlık hakları, “özellikle grev hakkı üzerinde hala ağır baskıların bulunduğu; Türkiye’nin ILO kurallarına da hala uymadığı”; 4688 sayılı yasanın, “kimi kamu görevlisi gruplarının sendikal haklarını sınırlandırmakta olduğu, grev ve toplu pazarlık haklarını öngörmediği” belirtilerek önceki yıllardaki eleştiriler yinelendikten sonra, “Türkiye’nin sendikal hakları ısrarla tam olarak tanıması gerektiği” vurgulanmıştır.


2005 İlerleme Raporunda;  aynı eleştiriler bir kez daha yinelenmiş, özetle şu aykırılıkların altı çizilmiştir: Örgütlenme hakkı ile grev hakkını da içeren toplu pazarlık hakkı konusunda önemli kısıtlamaların bulunması; Türkiye’nin, ILO kurallarını karşılamaktan uzak olması, 87 ve 98 sayılı sözleşmeleri onaylamış olmasına karşın iç hukukta uyum düzenlemelerini yapmaması, imzaladığı Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartını henüz onaylamaması, ASŞ’nin 5 ve 6. madelerine çekince koyması;  4688 sayılı yasanın grev hakkı ile toplu pazarlık hakkı konusunda önemli kısıtlamalar içermesi.


-8 Kasımda açıklanacağı duyurulan- 2006 İlerleme Raporunda da, sendikal haklarla ilgili olumlu bir değişiklik olacağını sanmıyorum.
IV. SONUÇ VE ÖNERİLER


Önce, uyum sorununu önündeki iki engele kısaca değinmek istiyorum. Biri, AKP hükümetinin tam uygunluk sağlamamak için sığındığı, kamu görevlilerine TİS ve grev haklarının tanınması için Anayasa değişikliği gerekip gerekmediği sorunu ile ilgilidir. İkincisi de, bu tutuma destek olan, 90. maddenin son fıkrasına eklenen üçüncü cümlenin ulusalüstülüğü ve doğrudan etkisi konusunda yargı yerlerinin oturmuşluk kazanmayan yaklaşımıyla ilgilidir.


1. Anayasa Değişikliği Gerekir mi ?


Anayasaya 1995 değişikliğiyle eklenen madde 53/3 kuralı, kamu görevlileri sendikalarının TİS ve grev haklarıyla ilgili kurallara (yani m. 53/2 ile m. 54’e) bağlı (tabi) olmadıklarını belirtir. Ama, dolambaçlı ve öznel iradesini nesnel olarak gerçekleştiremeyen bir anlatımla bu düzenlemeyi yapmıştır. 1995’ten beri, hükümetler TİS ve grev hakları için AY değişikliğinin zorunlu olduğunu ileri sürerler. Devlet Bakanı Şahin de, 2006 toplu görüşmeleri öncesinde bu görüşü bir kez daha dile getirmiştir.


Yasal düzenleme yaparak TİS ve grev haklarını tanımak için, bu düzenlemeden ileri gelen bir anayasal engel yoktur.
Bu görüşün tartışmalı olduğu kabul edilse bile, görüşlerinde içten olan bir siyasal iktidarın, üç yılı aşkın bir süreden beri bu konuda ciddi bir adım atması gerekirdi. Oysa, ne 53/3, ne 54 ve ne de 128. maddelerin değiştirilmesini öngören bir taslak hazırlanmıştır. Kamu personel rejimi yasa tasarısı taslaklarında da, 657’deki geleneksel statü rejiminden kaynaklanan katı yaklaşım ve yasakçı kurallar sürdürülmüştür ve sürdürülmektedir.


2. Yargının Tutumu Nedir ?


2004 değişikliğinden sonra da, yargının kafası hala karışıktır. Olumlu kararlarda bile ürkeklik vardır. İstikrar kazanmış değildir.
Danıştay’ın, biri olumlu ve biri de olumsuz iki yeni kararından örnek vermekle yetineceğim.


Danıştay Birinci Dairesi, 17 Kasım 2005 tarihinde verdiği kararında; ”Uluslararası Çalışma Teşkilatı (ILO) nun Ülkemizce onaylanan 87, 98, 151 sayılı sözleşmeleri ve Avrupa Sosyal Şartı hükümlerinin Anayasanın 53 ve 90 ıncı maddeleri uyarınca değerlendirilmesi sonucu Tüm Belediye ve Yerel yönetim Hizmetleri Emekçileri Sendikası ile Belediye arasında varılan mutabakat uygulamasının suç teşkil eder yanının bulunmadığı…” sonucuna varmıştır.


Gerekçesi yeterince temellendirilmemiş olan bu son derece kısa karardan çıkardığım sonuçlar şunlardır:


• Toplu sözleşme imzalamak, hazırlık soruşturması açılmasını gerektiren bir suç oluşturmaz.
• Öyleyse, yerel yönetim hizmetlerinde örgütlenmiş sendikalarla kamu işvereni (belediyeler) arasında imzalanan ve uygulanan toplu iş sözleşmeleri geçerlidir.
• Öteki hizmet kollarında kurulmuş kamu görevlileri sendikaları ile kamu işverenleri arasında da, parasal ödemeler yapılmasını öngören toplu iş sözleşmeleri imzalanabilir.
• Bu sözleşmelerin dayanağı, onayladığımız insan hakları uluslararası sözleşmelerdir.
• Uluslararası sözleşmeler, Anayasanın 90. maddesi gereğince ulusal hukukun ilgili kurallarına üstün tutularak doğrudan uygulanır.
Danıştay Onikinci Dairesi ise, sendikal haklarla ilgili olmayan 18 Ekim 2005 tarihli kararında; Ankara 5. İdare Mahkemesinin, Anayasanın 90. maddesinin son fıkrası gereğince onayladığımız İHAS ile KSHUS’ye dayanarak verdiği,  “kınama” cezasının iptal edilmesiyle ilgili kararını bozarak “yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın adı geçen Mahkemeye gönderilmesine” oybirliğiyle karar verirken, ne 90. maddeye ve ne de Ankara 5. İdare Mahkemesi kararında sözü edilen uluslararası (aslında ulusalüstü) sözleşmelere değinmiştir. Onikinci Dairenin kararının gerekçesine ilişkin bölümü aynen şöyledir:


“Bu durumda açık olan Anayasa (m. 129/3) ve Yasa (657, m. 135) hükümleri karşısında kınama cezasının yargısal denetimini yapmaya hukuken olanak bulunmadığından aksi yönde verilen mahkeme kararında hukuki isabet görülmemiştir.”
Ulusalüstü nitelik kazandırılmış sözleşmeleri göz ardı ederek salt iç hukuka göre karar veren Onikinci Daire, aynı zamanda Anayasanın 138. maddesindeki “hukuka” uygun karar verme yükümlülüğünü de yerine getirmemiştir.


3. Devlet Olumlu Düzenleme Yükümlülüğünü Yerine Getirmelidir


Kamu görevlilerinin ulusalüstü insan hakları sözleşmelerinde güvenceye bağlanan sendika, toplu iş sözleşmesi ve grev haklarının işlerlik kazanması, Anayasadan (m. 53/3 ile 54’ten) başlayarak değişiklikler yapılmasını zorunlu kılmaktadır. Özellikle, toplu iş sözleşmesi hakkı konusunda, kendiliğinden kullanılabilir olmaması nedeniyle, anayasal ve yasal değişiklik ve düzenlemeler yapılması gerekir. Sözleşmelere aykırı olan yasakçı ve kısıtlayıcı kuralları sürdürerek ve bu haklar kullanıldığında da iç hukukun aykırı kuralarına sığınarak, üstlenilen yükümlülükler yerine getirilmiş olmaz.


Öncelikle, tüm çalışanlar için hakkın anayasal güvenceye alınması gerekir. Böyle bir yaklaşım, devlete düşen “olumlu” yükümlülüğün bir gereğidir. Yalnızca belirli bir kesimin (işçilerin) toplu iş sözleşmesi ve grev haklarının sınırlı bir çerçevede tanınması, buna karşılık kamu görevlilerinin bu hakları için yasa koyucunun takdirine bırakan bir düzenleme yapılması yeterli değildir; bu yaklaşım, onayladığımız sözleşmelerin ve denetim organlarının yerleşik kararlarının gereği olan olumlu yükümlülükle bağdaşmaz. Mevzuatçı bir hukuk kültürünün egemen olduğu bir ülkede, ne yazık ki yorum kurallarıyla bağdaşmayan bilimsel ve yargısal görüşler ileri sürülebilmiştir ve sürülmektedir. Dolayısıyla, özellikle uygulamadan kaynaklanan engelleri aşmak için, Anayasa koyucunun konuya el atması kaçınılmazdır.


4. Sendikal Haklarda Uyumun Yolu ILO’dan Geçer


Uyum, öncelikle AB istediği için değil, ILO istediği için yapılmalıdır. Daha doğrusu, AB ve ILO istedikleri için değil, üstlendiğimiz anayasal yükümlülüğün gereği olduğu için yapılmalıdır. Sendikal haklarda uyumun yolu ILO’dan geçer. 87 ve 98 sayılı sözleşmelere sağlanacak uyum yeterlidir ve aynı zamanda AB’ye uyumu da sağlayacaktır. İlerleme Raporlarında da, Türkiye’nin ILO normlarına uymadığı açıkça belirtilmekte, ASŞ’nin 5. ve 6. maddelerine konulan çekincenin hâlâ kaldırılmadığı, yinelenerek eleştirilmektedir.


Hükümet(ler), ILO Genel Konferanslarına -ve İlerleme Raporlarının hazırlanma tarihlerine- endeksli, “yasak savıcı” bir uyum politikasını bırakmalıdır. Hemen her yıl aynı mevsimde taslaklar hazırlama hastalığında somutlaşan “Haziran sendromu”ndan kurtulmalı, kendini ve çalışanlarını aldatmaya ve atlatmaya yönelik “alaturka kurnazlığı” terk etmelidir.


Kamu görevlilerinin de sendikal haklarını güvenceye alan 87 ve 98 sayılı sözleşmeler, sosyal haklar alanındaki 8 temel insan hakları sözleşmeleri arasında yer almaktadır, “zorunlu çekirdek”tir. Öteki tüm sosyal hakları koruma ve geliştirmenin de “olmazsa olmaz” araçlarıdır. “Küresel anlaşma”nın, temel öğeleridir. Bu nedenle önemleri bir kat daha artmaktadır.


Onayladığımız sözleşmeler ile iç hukuktaki uyumsuzluğu, hem yasama ve yürütmenin (devletin), hem çalışanlar ve işverenler ile sendikal örgütlerinin görmesi, kabul etmesi ve gereklerini yerine getirmesi gerekir. Ancak, hiç kuşku yok ki, uyum sağlama yükümlülüğü, öncelikle devlete düşmektedir. Devlet, çalışan ve işveren sendikalarının görüşlerinden bağımsız biçimde, tam uyumu sağlamakla yükümlüdür. Sosyal ortakların uzlaşmasını isteyerek ve bekleyerek, yasak savan ve “topu taca atan” bir yaklaşım içinde olamaz.


 


Özdemir Özok (TBB Başkanı)


… Değerleri savunan kuruluşlar yanında bir yandan da uluslararası sermaye sessiz bir biçimde kendi kurallarında gelişmiş, başta IMF ve Dünya Bankası ve onun türevleriyle karşılıklı bir yandan sosyal açılımı sağlamaya çalışan Birleşmiş Milletler ve onun kuruluşları karşısında bu deminki söylediğim uluslararası sermayenin aracı kurumları onları geriletmeye ve onların aksine bir dünyayı yaratmaya mücadele vermişlerdir.


İşte bugün, Ortadoğu’da yaşadığımız dramın temel nedeni uluslararası sermayenin kendi bölgemizde coğrafyamızda yaşadığımız olumsuzluklarıdır. Tabi Amerika için Irak çok ırak ama Türkiye için burnunu dibinde o nedenle gerçekten Türkiye sadece iç ilişkileri için değil uluslararası ilişkiler bakımından da bugünlerde son derece soğukkanlı son derece dikkatli ve duyarlı kararlar almak durumundadır. Yakında hepinizin gazetelerden takip ettiğiniz gibi Lübnan batağına girip girmeme konusunda karar verilecek. Bu konuda da parlamenter arkadaşlarımıza ve hükümete gerçekten sağduyu ve akıllı hareket etmek hukuku içerisinde hareket etmeyi kendilerine öneriyoruz.


Değerli konuklar, Birleşmiş Milletler’den önce biçimlenmiş şekillenmiş ve biraz önce hocamın çok detaylı anlattığı, benim anlattığım tekrar gibi olacak ama, notlarımın arasında olduğu için söylüyorum; 1919 yılında Milletler Cemiyeti’yle birlikte evrensel ve kalıcı barışın ancak sosyal adalet temeline dayalı olması niteliğinden hareketle kurulan ve 1946 yılında Birleşmiş Milletler’in uzmanlık kuruluşu olan ILO Uluslararası Çalışma Örgütü’nün anayasasının kabul ettiği belgeler ve getirdiği haklar bugün dahi hiç kimsenin reddedemeyeceği insani değerleri içermektedir. Bunları hepimiz biliyoruz, insan haklarına saygı, yeterli yaşam standartları, insanca yaşam koşulları, istihdam olanakları, ekonomik güvence, sendikal özgürlük gibi sosyal adaletin temel unsurlarının çalışanlar arasında güvenceye alınmasını sağlamayı amaçlamaktadır.


ILO bu hedeflere ulaşmak için düzenleyici nitelikte uluslararası sözleşmeler, bağıtlar yapmıştır. Bu konuda burada son derece saygın başkanlar bunu çok yakın izleyicileridir. Ama üzülerek ifade etmek istiyoruz ki, Anayasanın 90. maddesindeki bu net açık somut tartışma dahi götürmez hükümlere karşın bu uluslararası sözleşmelerin biraz önce hocamın da söylediği gibi bu son cümle ve tümceyle artık ulusal üstü bir hukuk haline geldiği ve Türkiye’de ülkemiz için de geçerli olan hükümleri normları maalesef yaşayamıyoruz. Tabi bunun temel nedeni, maalesef 12 Eylül hukuk anlayışı hukuk mantığıdır. 12 Eylül hukuk anlayışının ürünü olan 1982 Anayasası yürürlüğe girdiğinden bu yana 9 kez değişikliğe uğramıştır.


Bu değişikliklerin yapılmasında kuşkusuz çok önemli iç dinamiklerin etkisi olmasına karşın, son dönemlerde özellikle Avrupa Birliği sevdası Avrupa Birliği ile birleşmek Avrupa Birliği ile bütünleşmek etkisiyle yapılmış kimi yeterince incelenmeden kimi ne getirip ne götürdüğü tartışılmadan aceleye getirilen kimi değişiklikler olmuştur. Biraz önce yine hocamın sözüne atıf yapmak durumundayım, gerçekten bu değişiklikler bu yeni uyum yasaları çok farklı çok güzel açılımlar yapmasına karşın hala ülkemizde antidemokratik hükümler normlar uygulamalar geçerlidir. Bu çelişkiyi anlamak bu çelişkiyi izah etmek mümkün değildir. Bu 57. hükümet döneminde başlayan daha sonra 58. Abdullah Gül ve 59. Recep Tayip Erdoğan hükümetleri tarafından sürdürülen bu değişikliklerde birinci bölümde öncelikle hepimizin bildiği gibi TBB’nin rahmetli kurucu başkanımız Faruk Erem’in her aşamada her platformda her yerde savunduğu ölüm cezasına ilişkin 5/2, 17/4, 38/9, 10 ve 87 maddelerde DGM’lere ilişkin 143. maddede, basın özgürlüğüne ilişkin 30. maddede, kadın erkek eşitliğiyle ilgili olarak 10. maddedeki değişiklikler, daha önce de bu alanlarda başlatılan uyum yasaları sonucunda getirilmiş çok önemli değişikliklerdir.


Değerli dinleyenler, değerli konuklar, ikinci bölümde bugün konumuzu da oluşturan çok önemli değişiklikler yapılmıştır. Türk anayasal sistemi içinde tamamen yeni bir takım kurumların oluşturulmasına ve mevcut kurumlarda radikal yenilikler yapılmasına yönelik değişiklikler olarak ele alabiliyoruz bunları. Bunlar nelerdir, Uluslararası Ceza Divanı’na taraf olunmasını düzenleyen 38/11 madde, yükseköğrenim kurumlarından askeri üyenin çıkarılmasına olanak sağlayan 131. madde, silahlı kuvvetlerin harcamalarını Sayıştay denetimine tabi tutan 160. madde değişiklikleri ve bugün gerçekten toplantımızın gündemini oluşturan uluslararası insan hakları sözleşmelerine yasalar karşısında üstünlük tanınan 90. maddesinin son fıkrası. Ne diyor bu 90’ın son fıkrası, öncelikle usulüne göre yürürlüğe konmuş uluslararası antlaşmalar kanun hükmündedir.


Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz biçimindeki son fıkrasına 7 Mayıs 2004 gün ve 5170 sayılı yasayla usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin antlaşmalarla kanunların aynı konularda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşmalar esas alır tümcesi, ilave edilmiştir. Bu daha önce de 2001 yılında da getirilmişti parlamentoya ama o dönemde geçmemişti daha sonra bu değişiklikle gerçekten ben bunu her yerde sadece bu konuşmamda değil Türkiye’deki eksiksiz demokrasi, hukukun üstünlüğü ve hukuk devleti için 90’ın son tümcesi gerçekten bir devrim niteliğindeki bir değişikliktir. Ama sadece bu değişikliğin yapılmış olması yeterli oluyor mu? Nitekim bunun yeterli olmadığını değerli hocam açık ve net biçimde ortaya koydu. Ben bunu notlarımda geçiyorum. Yalnız hakikaten 90. maddenin son tümcesinde temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalara, ulusal yasalardaki maddelerden ve hükümlerden öncelik tanınıyor, bunun anlamı nedir, bunun anlamı şudur.


Türkiye’nin uluslararası sözleşmeleri usulüne uygun TBMM’de kabul etmesi halinde artık o sözleşmedeki hükümler Anayasaya aykırılık iddia edilemeyecek, artı kendi ulusal yasamızdaki normlardan çeliştikleri takdirde o üstün sayılacak. Bu kadar açık, net, berrak  ve yoruma ihtiyacı olmayan bir şekilde ortaya konmuştur ama böyle mi oluyor hayır böyle olmuyor. Biraz önce Hakimler Savcılar Birliği konusundaki söylemimde olduğu gibi, insanların örgütlenmeden bir araya gelmeden farklı şeyleri telaffuz etmekten ta şuur altlarına değil benliklerine içerlerine giren o korku, o bela, insanları farklı yorum yapmaya hala daha biçimsel olarak çok güzel söylemler yapmalarına karşın yaşamda o rahatlığı o huzuru o davranış biçimini sergileyemediklerini açıkça görüyoruz. Şimdi burada değerli hocam çok net koydu. 90. madde sadece yargıçların yorumuyla ilgili bir dar kapsama alınmaması bunu yürütmenin de aynı şekilde kabul etmesi ve yürütme kimi işlem ve tasarruflarında mutlaka ama mutlaka 90 sonda insan hak ve temel özgürlükleriyle ilgili her yaptığı sözleşmede ve düzenlemede mutlaka bunu 90/sonun ona uygun hareket etmek mecburiyetinde. Yasama organı da artık ben kayıtsız şartsız milletten aldığım egemenlik hakkını, kendi kendime istediğim gibi kullanamam, hani bir zamanlar, bir sayın Başbakanımızın siz isterseniz şeriatı dahi getirirsiniz dediği parlamento değil artık. Değil o parlamento, bu parlamento 90. madde burada kaldığı sürece, uluslararası tüm insanlığın kabul ettiği evrensel hukuk kurallarına normlarına uygun yasalar çıkarabilirsiniz. Ha siz buna aykırı yasa çıkarabilirsiniz, ve ben çıkardım oldu dersiniz bugün yaptığınız gibi, ama bunların hepsi bir gün sizin önünüze getirilir. Faturası bir biçimde sizden sorulur.


Bu açıklamalar sonunda değerli konuklar, kanımca yeni düzenleme taraf olduğumuz ve usulüne uygun yürürlüğe konmuş tüm insan hakları sözleşmelerini kapsar tabi dolayısıyla bu durumda hiç kuşku yok ki ILO sözleşmelerinin usulüne uygun bu şekilde onanmış sözleşmelerini de kapsar. Burada tekrar sayıp vaktinizi almak istemiyorum. Yine meclisin yürütmenin ve yargının 90. maddeye uygun hareket etmesi gerektiği kanısında olduğumu da sizlere ifade etmek istiyorum.


Değerli konuklar, gerçekten bir çok söyleyeceğim söz sayın hocamın söylediklerini tekrarı olacak, sanırım onun kitaplarından bir takım alıntılar yapmışım. O nedenle ben kısaca, bugünkü konuyla ilgili görüş ve düşüncelerimi belirtip sözlerime son vereceğim. Demin yaptığım ve artık bir iç hukuk kuralından o normlar hiyerarşisinde hepsinden önde olan bu uluslararası sözleşmeler, onun onanmasıyla ulusal üstü noktaya gelen normların Anayasa 90. maddesinin düzenlemesiyle üyesi ve tarafı olduğumuz ILO sözleşmelerinin iç hukukta yaptırımına gelince kişisel kanım şudur ki temel hak ve özgürlüklere ilişkin olan ve usulüne uygun onaylanan ILO sözleşmeleri Anayasanın 90. maddesinin son cümlesindeki düzenleme karşısında ulusal hukukumuz bakımından yasa üstü norm taşımakta.


Ulusal yasalarımızla bu sözleşmelerdeki hükümler çatıştığı takdirde sözleşme hükümleri geçerli olacaktır kesin kanısında olduğunu belirtmek isterim. Bunun doğal sonucu olarak, ILO sözleşme hükümlerinin yasama yürütme ve yargıyı da bağlayacağını neden çünkü 90/son tümcenin sadece yasama yürütmeyi yargıyı değil bir erki değil onların tamamını, onların bütün tasarruflarında bu ilkenin geçerli olduğu noktasından hareket ettiğimiz takdirde işte bunun doğal sonucu olarak da eğer yasama bir yasa çıkarıyorsa ILO’nun uluslararası normlara aykırı bir yasa çıkaramaz.


Eğer yürütme yani hükümet bir tasarruf yapıyorsa ILO sözleşmelerine aykırı bir tasarrufta bir işlemde bulunamaz. Aynı şekilde Ankara 5. İdare Mahkemesi’nin verdiği ve 90’a göre karar verdiği bir olayda, bir hukuki tartışmada, 12. Daire’nin hala o değişmeyen anlayışla bozulmasının mümkün olamayacağını bu açıklamalar sonucunda söylemek mümkün olabiliyor. Değerli konuklar ben tekrar beni sabırla dinlediğiniz için çok teşekkür ediyorum. Bütün zorluklara bütün engellere bütün direnişlere karşın, ülkemizde aydınlığa, çağdaşlığa, insan haklarına, eksiksiz demokrasiye, hukukun üstünlüğüne ve hukuk devletine gönül vermiş olan insanların er ve geç zaferi mutlaka ama mutlaka gerçekleşecektir.


Ben bu anlamlı bu yararlı bu çok verimli etkinliği düzenleyen başta sayın KESK Başkanı olmak üzere bu ve benzeri toplantıları yapan bir kişi olduğum için ne kadar zor ve güç gerçekleştirildiğini bilen biri olduğum için emeği geçen, buraya gelip katkı sunan, bizimle birlikte bu coşkuyu paylaşan herkese saygılarımı, sevgilerimi, iyi dileklerimi sunuyorum, çok teşekkür ederim.


 


Salih Kılıç (TÜRK-İŞ Genel Başkanı)


Sayın milletvekilim, konfederasyonların ve meslek odalarının başkanları ve yöneticileri, değerli hocalarım, kıymetli basın mensupları, KESK’in sayın Başkanı ve yöneticileri sizleri şahsım, Türk-İş konfederasyonu adına saygıyla selamlıyorum.


Değerli katılımcılar, sempozyumun sınırları içine girmeden evvel, 26 yıldan beri serbest piyasa ekonomisinin uygulandığı Türkiye’de, eğer serbest piyasa ekonomisinde her üretilen malın serbestçe fiyatları belirlenirken mutlaka emeğiyle çalışan insanların da özgür iradeleriyle emeğinin gücünü kullanması için örgütlendiği sendikalarının ve toplu iş sözleşmesi düzeninin sağlıklı uluslararası normlara uygun olmasının gerekliliğinin bilinci içinde hareket edilmesinde ülkeyi yönetenlerin sorumluluğu onun yanı sıra uyumluluğu sağlama görevi vardır. Kamu çalışanları adına sürdürülen 2006 yılı toplu görüşme sürecinin içinde bulunduğumuz hem ekonomik ve sosyal haklarının, çıkarlarının korunduğu, hem de toplu iş sözleşme ve grev hakkının kazanılması mücadelesinin verildiği anlamlı gün olarak görüyorum bugünü sonucunun da sizlere uygun şartlarda sonuçlanmasını diliyorum.


KESK’i de kutluyorum böyle bir toplantıyı yapmalarından dolayı. Kamu çalışanları sendikalarına 1995 yılında 4121 sayılı Kanun’la Anayasanın 53. maddesinde öngörülen toplu görüşme yapma hakkı tanınmıştır. Toplu sözleşme akdetme ve grev hakkı tanınmamıştır. AB müzakerelerinin süreciyle birlikte 9 yıl sonra 2004 yılında 5170 sayılı bir kanunla Anayasanın 90. maddesinin son fıkrasına ilave edilen bir düzenlemeye göre, usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalar ile kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır ifadesiyle Anayasamıza giren bu hükmün Türkiye Cumhuriyeti tarafından onaylanmış bulunan uluslararası antlaşmaların temel insan hak ve özgürlükleri ilişkilerinin geliştirilmesi ve hükümlerinin iç hukuk düzenindeki kanun hükümlerinden üstündür anlayışı Türkiye’de yerleşmiştir, demin hocamın da ayrıntılı biçimde ortaya koyduğu ifadelerle. Yani iç hukuk, kuralları ile uluslararası antlaşmalardaki hükümler arasındaki çelişki bulunuyor ise de 90. maddedeki düzenlemeye göre uluslararası antlaşmaların hükümleri uygulanacağı kanaati üstünlük kazanmıştır. Bu üstünlüğün içeriği ve ayrıntısı konusunda hakkında doktrinde görüş birliği sağlanamamıştır ancak hakim görüş uluslararası antlaşma hükümlerinin iç hukuka nazaran üstünlüğü Anayasayı da kapsadığı yönünde kabul görmektedir.


Anayasanın 90. maddesine eklenen fıkra uluslararası antlaşma kurallarını doğrudan doğruya iç hukuk kurallarıyla bütünleştirmektedir. Anayasanın 90. maddesini düzenleyen 5170 sayılı Kanun’un maddesinin gerekçesi de usulüne göre yürürlüğe konulmuş insan haklarına ilişkin milletlerarası sözleşmeler ve antlaşmalar ile kanun hükümlerinin çelişmesi halinde ortaya çıkabilecek bir uyuşmazlığın hangisine öncelik verileceği konusundaki tereddüdün giderilmesi amacıyla 90. maddesinin son fıkrasına hüküm eklenmiştir denmektedir. Bu tespit ve görüşler şu gerçeği öne çıkarmaktadır. ILO’nun sendika özgürlüğü ve sendikal hakların korunması sözleşmesiyle örgütlenme hak ve toplu pazarlık sözleşmesi ve kamu hizmetlerinde örgütlenme hakkının tanınmasına dair sözleşmelerin hukuki nitelik itibariyle temel hak ve özgürlükler arasında sayılacağı kuşkusuz olarak kabul görmektedir. Başka bir anlatımla ILO’nun 87, 98 ve 151 sayılı sözleşmeleri temel hak ve özgürlükleri sağlayan sözleşmeler ve statüsünü kabul eden bir anlayıştır.


Böyle olunca kamu çalışanlarını örgütleyen sendika ve konfederasyonlara kendi üyeleri adına toplu iş sözleşmesi yapma koşulları oluştuğunda greve gitme hakkını tanımayan Anayasanın 53. maddesinin 2. fıkrasında hüküm ile Anayasanın 90. maddesinin son fıkrasına eklenen hüküm arasındaki çelişkinin kamu çalışanlarının örgütlendiği sendika ve konfederasyonlara toplu sözleşme akdetme grev hakkı tanımayan Anayasa hükmüyle ILO’nun 87, 98 ve 151 sayılı sözleşme hükümleri arasında çelişki doğmaktadır ancak Anayasanın 90. maddesine eklenen fıkra gerekçesinde açıklandığı üzere bu düzenleme temel hak ve özgürlüklerle ilgili olup, onaylanan uluslararası antlaşma hükümlerinin iç hukuk hükümlerine üstün sayılması Anayasal kural olduğuna göre, bu çelişkinin giderilmesine ILO sözleşmelerinin esas alınması gerekeceği düşünülmektedir deniyor.


Bizim görüşümüze göre ayrıca bir uyum yasası çıkarılmasına gerek olmaksızın Anayasanın 53. maddesindeki 2. fıkra ile kamu çalışanları örgütlenmelerindeki sendika ve konfederasyonlara toplu sözleşme akdetme ve grev ve gitme hakkını tanımayan maddenin değiştirilmesine ve Anayasadan çıkarılmasına gerek olmaksızın 90. maddeye eklenen fıkra hükmü gereğince Uluslararası Çalışma Örgütü’nün usulüne uygun onayladığımız 87, 98 ve 151 sayılı sözleşmelerin uygulanması gerekeceğidir. Değerli katılımcılar, demokratik, laik, insan haklarına saygılı, sosyal hukuk devletinde hak ve özgürlüklerin kural sınırlama ve yasaklarla istisnasını isteme ve bütün düzenlemeleri getirme yerine çalışanlara ve sendikal örgütlere kuşkuyla bakmayıp güven duyulması kanaatini vurgulamakta yarar görüyorum.


Çalışanların ve kurdukları sendikaların örgütlerin bireysel ve toplu iradeleri yasa koyucularının iradesinden önce gelir. Bunu böyle kabul etmek zorunda olduğumuzu, sendika özgürlüğü ve toplu pazarlık özerkliği de bunu gerektirmektedir. Ulusal mevzuatımızda sendikal haklar konusunda istisnanın ölçüsünün belirlenmesi takdir yetkisini tanımıştır. Avrupa Sosyal Şartı’nın 5. maddesi istisnayı 98 sayılı sözleşmeler de onaylamaktadır. Asker, polis gibi çalışanların durumunu istisnayla karşılamaktadır. Sendika ve toplu pazarlık kanununun özü ve temel ilkeleri de toplu pazarlık hakkını oluşturan kavramın çalışanların ve örgütlerinin özgür iradeleridir. Temeli bu olan birbirinden ayrılmaz ve olmaz koşulu olan bu iki büyük vazgeçilmez ilke, özgür sendikacılık özgür ve gönüllü hukuki pazarlık gücüdür.


Özgür iradenin oluşturduğu bu iki ilkenin toplu pazarlık ve sendika hukukunun özüdür ve doğduğu kaynağı olarak görülmektedir. Başka bir anlatımla biz kamu çalışanlarının örgütlendikleri sendika ve konfederasyonların toplu sözleşme ve grev hakkı tanınmasının Anayasa emri olduğu inancını paylaşmaktayız. Değerli katılımcılar. Onaylanarak iç hukukumuzla bütünleştirilmiş uluslararası sözleşmeler ile yasama ve yürütmenin de doğrudan uygulaması gereken evrensel, bölgesel ölçekli insan hakları sözleşmelerine uyum sağlaması artık bir Anayasal zorunluluk olarak görmekteyiz. Bu yalnızca 90. maddenin son fıkrasına konan kuraldan değil, aynı zamanda Anayasa hükümlerinin yasama yürütme yargı organları, idari makamları, kişileri ve kurumlarını bağlayan temel hukuk kuralları olmasının sonucu olan bir zorunluluktur. Bu bağımlılık siyasal ya da ahlaksal değil hukuksal bağımlılığın gereğidir diyoruz.


Değerli katılımcılar, 2821 sayılı Sendikalar Kanunu, 2822 Toplu İş Sözleşmesi Grev Kanunu, 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Yasası ile Anayasa ve sendikal hak ve özgürlüklere ilişkin düzenlemelerin çıkışından günümüze kadar çeşitli tarihlerde uyum sağlayıcı değişiklikler ve düzenlemeler ile kaldırılan aykırı kuralların yanı sıra uyumsuzluk sürdüren çok sayıda düzenlemeler devam etmektedir. Yapılması gereken uyum düzenlemeleri kapsamlıdır, zorunludur, zorunlu olduğuna da inanıyoruz. Dolayısıyla hayata geçirilmesi ve gerçekleştirilmesi için tüm sendikaların ortak sorunları olan uyum düzenlemelerinin sağlıklı, temel ilkelerde uygunluğu sağlayabilecek ve bu yapılanmayı sağlayabilecek ortak çalışmaların neler olabileceğini düşünce ve eylem birliği yapmaları sürekli bir dayanışma iletişim içinde olması gerektiği dönemi yaşadığımızı buradan vurgulamakta yarar görüyorum. Bu nedenle içinde bulunduğumuz şartlar itibariyle de kamu çalışanlarının toplu sözleşmeli grev hakkının uygulanmamasından dolayı şu anda toplu görüşmenin devam ettiği bu süreç içerisinde kamu çalışanlarına yüzde birinci altı aydaki ikilik, total olarak da yüzde 4’lük zammın kabul edilmesinin mümkün olamayacağını o nedenle de kamu çalışanlarına grevli toplu sözleşmeli toplu sözleşme düzeninin mutlaka hayata geçirilmesinin şart olduğunu, bugünkü hayat şartlarına cevap veremeyecek bir ücretin kabullenilmesi mümkün olamadığını ayrıca da 650 milyon liralık bir en düşük devlet memurunun 2007’de alacağı zammın yüzde 4’le 26 milyon lira, bir buçuk milyon liralık bir ücretin de alacağı 60 YTL’lik bir zammın artık çocuklara aylık harçlık verilen paranın çalışana verilmesi uygun ve yerinde değildir. Ta Kemal Derviş’ten bu yana uygulanan ücretler ve gelirler politikasındaki aynı politika devam ediyorsa kamudaki bir takım özelleştirmelerin yapılması, ayrıca da kamunun küçülmesi halinde alınacak tedbirlerin ve mali disipline uyulması halinde enflasyon karşısında çalışanların ezilmeyeceği ifadelerinin enflasyon tek haneli yerlere geldiyse bunun gereğini yapmayanlara çalışanlar da cevabını en kötü bir şekilde vermelidir.


Bunu söylerken mutlaka ki ekonomik politikalarda reformlar ve mali disiplin göz önünde bulunduruluyorsa mali disiplinin gerekleri yerine getiriliyor ama bunun yanı sıra üretilen tüm mallarla refah körüklenirken, çalışanların alım gücü desteklenmediği yerde sosyal maliyetlerin faturasını ortaklaşa çalışanlar değil ülkenin kaymağını yiyenlerle yönetenler bu faturayı ödeyecektir diyor hepinize en derin saygı ve sevgilerimi sunar, teşekkür ediyorum.


 


Bu İçerik 3773 Kez Görüntülendi