05 EYLÜL 2009 12:37
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

FOTO MUHABİRİ ALİ ÖZ'LE RÖPORTAJ

Güzel Bir Dünya İçin Unutturulan Geçmişin Fotoğrafları

Öz'ün Türkiye'nin son 27 yılına dair fotoğrafları Karşı Sanat'ta. 'Biz unutturmaya çalışan bir toplumuz, bazı şeyler hatırlanmasın istiyoruz. Ben bu ülkenin tarihini elimden geldiği kadar fotoğraflamayı kafama koydum.'

Foto muhabiri Ali Öz'ün Türkiye'nin son 27 yılını kapsayan sergisi İstiklal Caddesi, Karşı Sanat'ta açıldı. 20 Eylül'e kadar sürecek sergide yer alan 130 fotoğraf, unutulan siyasi ve toplumsal olayları derliyor.
'Fotoğraflarla Türkiye' sergisini açma fikri nasıl oluştu?
Bu sergi bir kitap projesinin parçası. Benim yola çıkış serüvenim bir ülkenin tarihini, yaşadıklarını unutturmamaya çalışmak üzerine kurulu bir bakış açısı. Biraz geçmişe dönüp konuşursam, sergiye gelebiliriz. Ben gazeteciliği çok sevdim, daha lise çağında gazeteci olmaya karar vermiştim. Benim ailemde böyle zengin, torpilli olanlar falan yok. Niye gazetecilik? Çünkü o dönemin koşulları içerisinde gazeteciliğin kamusal ve toplumsal alanda yer alan çok önemli bir meslek dalı olduğuna inandım. Bu yüzden Türkiye'deki bütün basın yayın iletişim okullarının hepsini seçmiştim. Ankara Üniversitesi'ni birinci tercihimle kazandım. Okula başladım, boyalı basın gerçeğiyle karşılaştım, gazeteciliğin idealist bir şekilde yapılmadığını gördüm.
Sonra 78 olaylarını yaşadık, onların etkisinde kaldık. Doğruların yanında bir sürü yanlışlar da yaşanıyormuş. Sonradan görüyoruz ki bizi 1980 darbesine hazırlıyorlarmış. Sonuç olarak, 78 olayları doğrultusunda bir bakış açım oluştu. O süreçte sosyal politika alanında çalışmaya başladım. Sendikalarda çalıştım bir süre. Ama orada da aradığımı bulamadım. Sarı sendikacılık dediğimiz olay, sendika ağalığı dediğimiz olay, işçi sınıfı için yola çıkıp işçilerin sırtına kene gibi yapışmış sendikalar... Bu süreç içerisinde, okulda fotoğrafçılık derslerimiz vardı, fotoğrafçılıkla tanıştım.
Fotoğrafla ilişkiniz nasıl ilerledi?
'Fotoğraf nedir' üzerine düşünmeye başladım. İkinci Dünya Savaşı'nda Robert Capa'nın savaş fotoğrafları, Vietnam Savaşı'ndaki fotoğraflar, Hiroşima'daki o kız çocuğu fotoğrafı... Yine hiç unutmuyorum, Japonya'da bir havaalanı direnişindeki siyah beyaz kadın portreleri.. Kafamda böyle ışıklar çaktı, sonra fotoğrafa büyük bir tutkuyla bağlandığımı fark ettim. Baktım fotoğraf kendimi en iyi ifade edebildiğim alan. Yalansız, dolansız, direkt, söylemek istediğimi söyleyebildiğim bir alan. İnsanlar, kelimelerle bile oynayabiliyorlar, yalana dolana başvurabiliyorlar. Ama fotoğraf o dönemin koşullarında somut bir belge olarak çok önemli, o zaman photoshop gibi şeyler de yok. Yine o dönemde Ankara Üniversitesi'nin eğitimiyle bizim gibi geri kalmış ülkelerde görsel iletişimin önemine inandım, göstererek anlatmak, eğitmek.. Lenin, Sovyetler Birliğinde sinemayı bir propaganda aracı olarak, kitleleri eğitmek için kullanmıştır. Biz eğitim düzeyi düşük bir ülkede yaşıyoruz bu nedenle fotoğrafla bir şeyler göstermek etkili oluyor.
Bunları göz önünde bulundurarak, başta hobi olarak başladım fotoğrafa. Fotoğraf sergisi açtım iki tane, dört tane röportaj verdim büyük gazetelere. Bir de o dönemde gencim, çok hoşuma gitti. Üçüncü sergimi açtım. Derken kendimi 1982'de İstanbul'da buldum. Nokta dergisi çıkıyordu, o zamanın efsanesi, Yazgülü Erdoğan ve Tuğrul Eryılmaz beni Nokta'ya çağırdı. Düşünün, kimseyi tanımıyorum, İstanbul'u tanımıyorum, bir anda bir okyanusun içine düştüm. Fotoğraf aşkı öyle bir aşktı ki bende neredeyse 24 saat çalışıyordum. Gece defile, kokteyl çekiyordum, gündüz toplumsal olaylar, gecekondular, hayat.. Sonra Nokta'da iş akdim feshedildi bir tartışmadan dolayı. Şuan arkama dönüp baktığım vakit bana büyük bir iyilik yapmışlar diyorum çünkü sonra direkt haberciliğin içine daldım.
Sergi fotoğrafçılığın belgesel yönünü öne çıkarıyor. Fotoğrafın bu işlevi bugün de geçerli mi?
Dediğim gibi 78 kuşağıyız ve ben arkama dönüp baktığımda, 78 olaylarıyla ilgili fotoğraflar yok, aynı şekilde 60'ların da fotoğraflarla hikayesi derli toplu olarak yok. Ben o noktada karar verdim, bu ülkenin olaylarını gücüm yettiği ölçüde fotoğraflayacağım diye. İşte bütün değişik gazetelerde olsun bireysel olarak çalıştığım süreçte olsun 1982'den 2009'a kadarki süreçte ülkemizde ne yaşanıldıysa fotoğrafladım.
İlk dönemde geleceğe dönük projelerim yoktu; sadece fotoğraflıyordum. İşte Metris Cezaevi'nin ilk görüşlü fotoğrafları, ilk TAYAD eylemleri, üniversite eylemleriyle başlayan çekimler daha sonra bir proje halini aldı. Bütün bunları şunun için önemsedim; çektiğim fotoğrafları kitaplaştırma fikri hep kafamın bir köşesinde vardı. Aziz Nesin'in söylediği gibi biz unutturmaya çalışan bir toplumuz, bazı şeyler hatırlanmasın istiyoruz. Türkiye'nin tarihine bakıyorsunuz emme basma tulumba gibi, inişler, çıkışlar, siyasi olaylar... Ben bu ülkenin tarihini elimden geldiği kadar fotoğraflamayı kafama koydum. Son yıllarda da saplantı biçiminde kitap fikrini düşünüyordum.
Sonra Karşı Sanat'tan Feyyaz Yaman, fotoğrafları sergi yapalım dedi. Benim param yok dedim. Feyyaz, 'insanların sana üste para vermesi lazım' dedi, 'bu kadar emek, bu kadar birikim için'. Ama ben yedi senedir çalışmıyorum, para kazanmıyorum. Karşı Sanat elindeki kısıtlı olanaklarla finanse etti. İki sayfalık broşür basamadık fark ettiyseniz. Kokteyli arkadaşlarımızın imecesiyle yaptık, arkadaşlarımız ellerinde paketlerle gelmişlerdi. İmkanımız olsa bu fotoğraflar iyi laboratuarlarda basılsa. Benim bir de kötü bir huyum var, sponsor peşinde koşmuyorum.
Geçen sene sergi açma kararını  verdik, bu eylül ayı için özellikle hem 1 Eylül Dünya Barış Günü, hem de 12 Eylül'ün anıldığı bir zaman olsun istedik. Yola çıktık, bütün yaz tatilimi feda ettim. Feyyaz Yaman ile birlikte çalıştık, fotoğrafları ayıklamaya uğraştık. Fotoğraf seçmeye çalışırken saçımızı başımızı yolduk çünkü çok fazla fotoğraf var.
Sergi kurgusunu nasıl belirlediniz? Bahsettiğiniz gibi bir çok önemli toplumsal olayı  yansıtan binlerce fotoğrafınız var.
Ben 25 yıldır YÖK ve öğrenci eylemlerini çekiyorum, 18 yıldır 'siyasal İslam' konusunu, 90'dan bu yana Güneydoğu'yu gidip gelerek mümkün olduğunca çekiyorum. Üç buçuk yıldır Cumartesi Annelerini çektim hala da çekmeye devam ediyorum. Bu ülkede ne yaşanıldıysa hepsini çekmeye çalışıyorum, Cumhuriyet mitinglerini çektim mesela. 360 derecelik bir açı bu, at gözlüğü dediğimiz bir bakış açısı değil. Bu ülkenin hikayesinin özeti olsun istedim. Dolayısıyla kronolojik olarak devam eden önemli olaylardan ikişer, üçer örnek koymaya çalıştım. Buna rağmen o kadar çok fotoğraf var ki, herhalde fotoğraf sayısı olarak en kalabalık sergilerden bir tanesi. Sonuç olarak 360 derecelik bir bakış açısını ortaya koyduk.
Bir sürü farklı kesimden basın serginin peşine düştü, bu kadar ilgiyi beklemiyordum açıkçası. Bu sergiyi seçerken herkes kendini görsün, kendisiyle bir yüzleşme yaşasın istedim ama yanındakine de baksın istedim, farklı ideolojide, farklı dünya görüşünde olan insanları da görsün, bir empati kursun istedim. Ne kadar başardım bilmiyorum ama bunu amaçladım.
Bugün açılım tartışmaların tartışıldığı  bir zamanda barışa,huzura daha çok ihtiyacımız var. Bunu sağlamanın yolu başkasının açısından da bakabilmek.
Foto muhabirliğin meslek olarak, yaşanan olayların görsel hafızasını  oluşturmak ve toplumsal bellek içinde nasıl bir yeri var?
Ben kendi yaptığım mesleği megalomanlık düzeyinde çok önemsiyorum. Her şeyin unutturulduğu bir toplumda foto muhabiri çektiği fotoğraflarla bir bellek oluşturuyor. Ara Güler'in sözünü de anmak istiyorum. 'Foto muhabiri tarih yapar.' Çektiğimiz fotoğraflar günlük olarak kullanılıyor, tüketiliyor ama iyi bir arşivcilikle bugün neler yaşandığını gelecek kuşaklar ancak bu fotoğraflarla anlayabilir.
Ben bunu yansıtırken de ciddi bir sorumluluk duygusuyla hareket ediyorum. Tek yanlı bir bakış açısı değil, tekrarlıyorum bu konuyu, tek birinin açısını anlatsaydım, ajitasyon yapardım ama belki bu kadar etkili olmazdım. Bu haliyle çok geniş kitlelere ulaşıyor fotoğraflar. İnsan Hakları Derneği'nden Nimet Tanrıkulu'na söyledim; 'Siz birbirinize gazete satıyorsunuz, benim ulaştığım insan yelpazesi çok geniş.' Tempo gibi magazinsel bir dergide Cumartesi Anneleri'ni ben elli tam sayfa kullandım. Dolayısıyla belli fotoğraflar ajitatif fotoğraflar değil gerçekten samimi, herkesin çok iyi sonuçlar çıkartabilecek olduğu fotoğraflar. İşte burada foto muhabiri çok önemli bir şey yapıyor. Hayatı doğru belgelemek doğru çekmek, hele foto muhabirliğin dijital manipülasyonlarla çok tehlikeli bir hale dönüştüğü günümüzde. Samimi, kolay anlaşılan, yalın fotoğraflarla bugünü geleceğe aktarmak çok önemli bir iş.
Aynı  zamanda zor ve tehlikeli bir meslek. Hem fiziksel, hem manevi açıdan..
Sevgiyle yapılınca gerçekten insan yüksünmüyor. Gerçekten bu fotoğrafların arkasında yaşanmış  çok büyük acılar var. Her birini anlatmaya kalksam sabaha kadar anlatabilirim. Hangisini anlatayım, 90'da güneydoğuda Cizre'de Kadıoğlu Oteli'nin tepesinde tarandığımı mı anlatayım, Özel Tim'den yediğim tokadı mı anlatayım, 92'de İzzet Kezer yanımda vuruldu. Metin Göktepe en yakın arkadaşımdı, öldürüldü. 87'de rektörlük işgalinde içeride olan tek gazeteci bendim. 92'de grizu faciası olduğunda haber müdürünü aradım, 'Gitme, adama ihtiyacımız yok' dedi, 'ben gidiyorum' dedim ve kalkıp gittim. Fiziksel zorlukları anlatmakla bitmez, o kadar çok ki. Koşuyolu'nda Aydın Özdal'la birlikte mafya haberi takip ederken, arabayı üzerimize sürdüler, ben kaldırıma fırladım.
Şimdi bütün bunları yapmak için ya insanın deli olması lazım ya da çok inançlı olması lazım. Yaptığı işte toplumsal faydayı maksimuma çıkarması lazım. Ben Bağdat'a gittim canlı kalkanlarla, orada genç bir arkadaşım dedi ki bana 'Ali abi sen slogan atmıyorsun ki, fotoğraf çekiyorsun.' dedi. 'Ulan' dedim, 'ben yıllarca Aydın Doğan istediği için mi fotoğraf çektim, tabi ki ben fotoğrafın gücüne inandığım için fotoğraf çektim.' Nitekim döndüm 1 Mart'da insanların elinde döviz olarak o fotoğraf vardı, Yunanistan Avrupa Sosyal Forumu'nda iki metrelik bir pankarttı o fotoğraf. Fotoğrafın kendi gücü, kendi işlevi, kendi sloganı vardır. Fotoğrafçı orada işini yapmak durumundadır. Gazetecilik mesleğim dahilinde ben bir pankartın ucundan tutmadım, orada gazetecilik namusuyla hareket etmek durumundasınızdır. Ama taraf kimliğimi işimle yaptım. Fotoğrafa yüklediğim bakış açısının zaten güçlü bir dili var.
Geldiğim noktada, bir sürü  birikimlerle dünyaya insan olarak geliyoruz ama birçoğumuz ne olduğu belirsiz, hırslarına yenik düşen yaratıklar olarak gidiyorlar. Oysa ben şuna inandım, insanının insanlaşma serüveni de var ben kendimce insanlaşmaya çalışıyorum. Yani, yattığım vakit huzurlu olmaya çalışıyorum. İnsana saygı çok önemlidir iyi bir fotoğrafçı için. İnsanın iyiliği için çalışmak benim için çok önemli.
96 Kadıköy 1 Mayıs'ında ölen üçüncü insan benim yanımda vuruldu. Tam bir provokasyondu oradaki, üç nokta atışla üç tane insan öldürüldü. Ben de ölebilirdim, o durumda ben de şuursuzlaştım. Bir baktım kızın bir tanesi laleleri dövüyor. 'Çiçeklerden ne istiyorsun, git polise saldır ama lalelere saldırmak nasıl bir mantık' diye kıza bağırdım. Beni gören Zaman muhabiri deklanşöre basmış. Ben orada bırakın insanı, çiçekleri korumaya kalkan bir gazeteci konumundaydım.
Foto muhabirliğinin bugünü hakkında ne düşünüyorsunuz?
Çok iyi, çok güzel fotoğraflar üreten arkadaşlarımız var. Ama sorun gazete yönetimlerinde.  Bana göre gazetecilik kalmadı. Bizim anladığımız anlamda toplumun gözü kulağı olmak adına, toplumsal yarar için yapılmıyor.
Bugün ciddi anlamda gazetecilik yapılamamasının sebepleri var tabi; 80 yıllarında gazeteciler altı maaş para alırlardı, sendikaları vardı, işten atıldığımız vakit yüksek miktarda tazminat alırdık. Haberimizi kullandırtmak için peşlerine düşerdik. Kolay kolay benim imzamı kullanmadan fotoğraflarımı yayınlayamazlardı.
Bir foto muhabiri zaten çok para kazanmıyor, bu meslekte ikiniz sınıf insan muamelesi görüyor. Ben Milliyet'de çalıştığım bir dönem bir sel felaketi oldu, bir yerlerden şort bulup ilerlemeye başladım, her taraf sular içindeyken Kasımpaşa çocuk yuvasına on adım yaklaştım. Ertesi günü gazeteye geldim bir tek benim imzam fotoğrafımın altında yok. Tabi, bunun için mücadele etmeniz gerekiyor. Yayın yönetmeni kendi köşesinde resimli bir özür yazısı yayınladı sonraki gün.
Şuan tabi çok zorlu bir süreç yaşıyoruz, gazeteciler olarak. İşsizlik çok fazla, dijital teknolojiyle herkes fotoğraf çekiyor, iyi foto muhabiri ile kötü foto muhabiri karışıyor. Dolayısıyla bu genç arkadaşlarımız suçu değil. Örgütsüzlüğün, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik krizin etkisi bir yerde. Sadece gazete patronlarının suçu da yok, toplumun duyarsızlığı dip noktada bugün.
Bu sergi Avrupa'da yapılmış olsa, basında bu kadar yazılıp, çizilmiş olsa Karşı Sanat'ta kuyruklar olması gerekirdi. Böyle acılar çeken bir toplumda, insanların yaşanan acıları daha iyi anlayabilmesi, muhalefet edebilmesi ve hatırlayabilmesi için bu sergiyi görmesi gerekir.
Foto muhabiri/ fotoğraf sanatçısı ayrımı konusunda ne dersiniz?
Ben foto muhabiriyim, bunu da en iyi en estetik haliyle yapmaya çalışıyorum koşulların el verdiği  ölçüde. İyi bir içerik güçlü bir estetikle etkileyici olur. Ben aynı zamanda 25 yıldır dans fotoğrafı da çekiyorum, 25 yıldır film festivallerine katılıyorum, sanat olaylarını takip etmeye çalışıyorum. Çünkü dans fotoğrafı çekerkenki yakalamaya çalıştığım renk, estetik, kompozisyon ve uyum benim sokakta çektiğim fotoğraflara da yansıyor.
Kültürel faaliyetlere gücüm yettiğince katılmaya çalışıyorum. Yaptığım iş zor, ağır ve acı  veren bir iş. Bu tür kültürel faaliyetler aynı zamanda benim ruhumu dinlendiriyor. Gerçekten dinlenmeye ihtiyacım var. Bunca olay yaşadım, eğer ki benim sağlam iradem olmasaydı çok başka bir halde olabilirdim. Ancak belli bir yaşam disipliniyle insan hayatta kalabiliyor.
Eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Ben ne zaman kendimi huzurlu hissedebilirim biliyor musunuz, bu proje kitaplaşırsa. Ben insanlık adına olan bu çabamı ancak o zaman tamamlayabildim diyebilirim. Benim hayatım işimin üzerine kurulu çünkü yaptığım işe çok inanıyorum. İnanç son zamanlarda insanlarda eksik olan bir şey. Son olarak bir şey söyleyeyim, Gabriel Garcia Marquez'e 'Karamsar bir insan olduğunuzu söylüyorsunuz ama kitaplarınızda her şey ne kadar kötü olursa olsun hep bir umut var, bu nasıl oluyor?' diye sormuşlar. Usta cevap vermiş; 'Dünya'nın güzel olacağına inanmıyorum, ama inanmak için yazıyorum.' (DPK/EÜ)
Deniz Pınar KONUK
İstanbul - BİA Haber Merkezi
05 Eylül 2009

Bu İçerik 1688 Kez Görüntülendi